Inkweel Röportaj - Suna Özlem Mutlu

Yorum · 1820 Görüntülenme · Okuma Süresi: 10 dakika

Nörolog Suna Özlem Mutlu ile oldukça keyifli ve bilimsel konulardan söz ettiğimiz bir röportaj gerçekleştirdik. Hayat, ölüm, hafıza, beyin ve daha birçok önemli konu hakkında düşüncelerini Inkweel’e anlatan Mutlu, ‘‘Ben ölümden çok yaşamı düşünürüm…’’ diyor!

‘‘Ben ölümden çok yaşamı düşünürüm…’’

Suna Özlem Mutlu kimdir, kendisini nasıl tanımlar?

Aslında, kendimi tanımlayabileceğimiz bir cümle yok. Belirgin bazı özelliklerim elbette vardır ama insan, yaşamı boyunca kişiliği evrilen bir varlık. Bu yüzden belli bir kalıba oturtamıyorum kendimi. Ancak okumayı ve düşünmeyi seven, bilimkurgu ve fantastik edebiyat hayranı bir tıp doktoru ve çok güzel bir çocuğun annesiyim.

 

Doktor kimliğinizin hayatınızın çok fazla bir bölümünü kapladığını düşünüyorum. İnsan doktor olduktan sonra tüm hayatı, başka insanların sağlığı mı oluyor?

Hayattaki tek varlığım mesleğimden ibaret olmadığı için aslında kendimi sürekli mesleğim zemininde tanımlayamıyorum. Elbette günün on saatlik bir kısmını mesai ile geçiriyorum ve bunun mesai dışı zamana da etkisi oluyor. Akla takılan vakalar, hata yapma korkusu vs. Ancak aslında bu, birçok meslek grubu için de geçerli bir şey, bir mühendis de, bir editör de farklı durumlar üzerinden mesleğinin yaşamına etkisini hissediyordur.

 

Kesinlikle öyle. Bir editör olarak gece yarısı uyanıp endişeyle dosya kontrolü yapmışlığım vardır. Peki bu tarz stresler ya da stres faktörü genel olarak beynimizi nasıl etkiliyor?

Gelişmiş toplumlarda giderek artan çevresel stres faktörleri elbette sağlığımızı etkiliyor. Bu bazen dolaylı, bazen de dolaysız yolla olabiliyor. Örneğin kan basıncı, kan şekeri düzeyleri, hormonal ve metabolik süreçler de değişim yaratarak beyinde damar hastalığı ve dejenerasyona yol açabiliyor. Ya da anevrizma gibi damarsal bazı tehlikeli durumlarda stres kaynaklı kan basıncı artışları beyinde kanama ve hayati tehlikeye yol açabiliyor. Yine stres, baş ağrılarının sıklığını ve şiddetini artırabiliyor, tedavisini güçleştirebiliyor. Tekrarlanan çalışmalarla travma sonrası stres bozukluğu ve depresyonun, nörodejenerasyon yani sinir sistemi harabiyetine sebep olarak demans (bunama) riski artışı ile ilişkili olduğu belirtiliyor.

 

Yediğimiz besinlerin beynimizin çalışma sistemini etkilemesi söz konusu mu?

Beslenme ve beyin ilişkisi son yıllarda çok popüler ve bunun üzerine çok fikir yürütülüyor. Bağırsakta sinir sistemi hücrelerinin bulunması nedeni ile bağırsağı “ikinci beyin” olarak tanımlayanlar da mevcut. Popüler bilim yazıları için eşsiz bir konu olması bakımından ilginç ancak, aslında buna yönelik net kanıtlar henüz elde edilmiş değil. Bağırsak mikrobiyotası, bağırsakta doğal olarak bulunan mikroorganizmalardan oluşur ve beslenme düzenine göre bu ekosistemin dengesi bozulabilir. Mikrobiyota, bağırsak ve beyin arasındaki iletişimin iki yönlü olduğunu gösteren çalışmalar mevcut. Ancak bu işleyişin ayrıntılarına dair tam mekanizma henüz aydınlatılmamıştır. Ancak şunu biliyoruz ki, nörodejeneratif hastalıklarda, özellikle damar sağlığı konusunda beslenmenin önemi büyüktür ve kişinin sıradışı bir durumu yoksa Akdeniz diyeti ile beslenmesi uygundur.

 

Çok merak ettiğim bir soruyu yöneltmek isterim. Komadaki bir insan yakınının söylediklerini duyabilir mi?

Bilinç bozuklukları nörolojik hastalıklarda sık görülen durumlardır ancak bunların hepsi koma değildir. Stupor, somnolans, konfüzyon durumlarından farklı olarak koma hali, iç ve dış uyaranlara yanıtın kesinlikle olmadığı durumdur. Bu akut bilinç bozuklukları dışında uzun vadede “bitkisel hayat” dediğimiz vejetatif durumda uyanıklık bir ölçüde vardır ancak tanıma, konuşma ve anlama yoktur. Yine kronik dönem bilinç bozukluğu olan “locked-in” sendromunda ise kişi çevresinin farkındadır ancak göz hareketi dışında hiçbir hareketi ve konuşma fonksiyonu yoktur.

 

Peki bir kişi tıbben öldükten sonra hiçbir sebep yokken hayata dönebilir mi?

Beyin ölümü, merkezi sinir sistemi fonksiyonlarının geri dönüşsüz olarak yitimine verilen addır. Bu, tıbbi ölümü ifade eder ve bu noktadan sonra kişinin hayata dönmesi mümkün değildir.

 

Beyin ölümü gerçekleştiğinde nasıl bir süreç başlar?

Beyin ölümü, beyin kan dolaşımı ve elektrofizyolojik aktivitesinin kaybı demektir. Ancak beyin ölümü için yasal olarak, tek branş hekimi karar veremez. Bunun için her sağlık kurumunun, kardiyolog, nörolog, nöroşirürjiyen ve anestezistten oluşan bir kurul ile belli testleri net olarak gösterdikten sonra karar vermesi gerekmektedir.

 

Unutkanlığın yaşanmaması için neler yapılması gerekir?

Unutkanlığın birçok sebebi olabilir. Dejeneratif beyin hastalıkları, tiroid fonksiyon bozuklukları, b12 vitamini eksikliği, kafa travmaları, viral enfeksiyonlar, bu dönemde geçirilmiş Covid-19, psikolojik sorunlar, dikkat eksikliği sendromları gibi… Nedene göre yaklaşım da doğal olarak farklı olur ancak hafızamızı güçlendirmek, bilişsel fonksiyonlarımızı iyileştirmek istiyorsak, kendimizi sürekli geliştirmeye yönelmek, bilmediğimiz bir dili öğrenmek veya daha önce denemediğimiz bir hobiyi denemek ve yeni konularda bilgi edinmek, sağlıklı beslenme düzeni ve fiziksel egzersiz temel koşullardır.

 

Bir insana nasıl bir ameliyat yapılırsa tüm işlevleri durur? Her şeyin farkında olur (bilinci açık kalır) fakat sadece gözlerini hareket ettirebilir?

Bilinç açıkken sadece göz hareketlerinin korunması, beyin sapı lezyonları ve bazı kas hastalıkları ile ilişkilidir. Pratikte böyle bir şey yapılmaz ancak teorik olarak beyinde, beyin sapının pons bazali bölgesine hasar verecek veya o bölgeyi besleyen baziller arter denen atar damarın tıkanmasına yol açacak bir tıbbi müdahale bu tabloya yol açabilir. Bu durumda uzuvların hareketinden sorumlu yapılar zarar görmüş, ancak uyanıklıktan sorumlu bölge bu hasardan etkilenmemiştir.

‘‘Beynin çok mekanik ve iki boyutlu

olduğunu düşünüyordum.’’

Mantıklı konuşan, yakınlarını tanıyan bir hasta nasıl oluyor da aniden olmayan şeyler görmeye başlayabiliyor? Buna beyinde ne sebep oluyor?

Mantıklı konuşan, yakınlarını tanıyan bir kişinin halüsinasyon görmesi, hem beyinde belli bölgelerin hasarından, bazı akut psikiyatrik rahatsızlıklardan,  ilaç ve madde kullanımından, migren ve temporal ve frontal lob epilepsilerinden dolayı olabilir. Ancak körlük, katarakt, işitme kaybı gibi durumlarda da halüsinasyonlar görülebilir. Bunlardan en ilginci, ağır düzeyde kataraktı olan veya körlük yaşayan kişilerde görülen görsel halüsinasyonların olduğu Charles Bonnet Sendromu’dur. Burada kişinin yaşamış olduğu herhangi bir psikiyatrik bozukluk söz konusu değildir. Oluş mekanizmaları net olarak açıklanamamakla birlikte sebebin, görsel uyaran yokluğu ile korteksin baskılayıcı etkisinin azalması ve görsel korteksteki aktivitenin açığa çıkması olduğu düşünülmektir.

 

Beynin çok karmaşık bir organ olduğunu duyuyoruz. Üniversite yıllarınızda öğrendiğinizde şaşırdığınız en ilginç bilgi neydi?

Beynin çok mekanik ve iki boyutlu olduğunu düşünüyordum. Fizyoloji ve biyokimya okudukça nöronlardan başka, sinapsların ve nörotransmitterlerin bilişsel rolünü öğrenmek ilginç gelmişti.

 

Harika. Merak ettiğim bir şey daha var. Inkweel’de yayınladığınız  ‘‘Ölümlü Dünya’’ adlı yazınız çok fazla ilgi gördü, okundu, paylaşıldı. Ölüm ile ilgili çok fazla mı düşünürsünüz?

Yazımın ilgi görmesinden dolayı çok mutluyum, aslında Ölümlü Dünya, bir genel cerrahın gözünden yaşam ve ölüme dair bakış açısını yansıtan “Ölümlü Olmak” isimli kitaptan kazandıklarımı anlatan bir yazı. Aslında ben ölümden çok yaşamı düşünürüm. Ölüm ve sonrası bir boşluk ve artık bir önemi yok ancak hayatta kaldığımız süre içinde yaşamla ne kadar iyi mücadele edebildiğimiz daha önemli. Mesleğim gereği daha çok ileri yaştaki bireyler ve sağlık sorunları ile karşılaşıyorum. Bu sorunlardan bazıları yaşam kalitesini ciddi olarak etkileyen hastalıklardan oluşuyor. Mesleki yaşamımızda sık karşılaştığım bir olgu olunca yaşam ve ölüm hakkında ister istemez epey düşünüyorum.

 

Son olarak herkesin merak ettiği bir soruyla röportajımızı tamamlayalım. Rüyalar hakkında bir nörolog olarak neler söylemek istersiniz?

Bu, çok geniş kapsamlı ve birçok çelişkinin olduğu bir konu. Neden rüya gördüğümüzle veya rüyalarımızın içeriği ile ilgili birçok soru var. Bu konuda temel olarak, evrimsel nörobiyolojik ve psikanalitik  teoriler mevcut. Freud’un rüyalarımızın tesadüfi olmadığına dair görüşlerine karşı çıkan elektrofizyolojik verilerle, rüyaların genellikle REM (hızlı göz hareketlerinin olduğu uyku evresi) döneminde beyin sapındaki bazı bölgelerin aktive olması, sonrasında dopaminerjik bir aktivite ve ön beyin korteksinde bazı alanların deaktive  olması sonucu geliştiği ileri sürülmektedir. Evrimsel biyolojik açıdan bakıldığında ise rüyalar, tehlikeli yaşamsal olaylara karşı bireyi korumak için bir prova niteliğindedir. Öte yandan okuduğum son David Eagleman kitabı Canlı Devre’de Eagleman rüyaların, uyku sırasında görsel korteksin pasifleşip başka fonksiyonlar tarafından işgal edilmesine karşı bir savunma mekanizması olabileceğini iddia ediyor. İnsanlar dışındaki primatların da rüya gördüğüne dair bulgularla bu konu oldukça tartışmalı ve gelişmeye açık bir hal alıyor.

 

KISA KISA

Kendinizi bir kelimeyle tanımlasanız bu kelime ne olurdu?

Öğrenci.

Nasıl bir süper gücünüzün olmasını isterdiniz?

Bilmediğim her şeyi birkaç dakikada öğrenebilecek fiziksel ve mental kapasitem olmasını isteyebilirdim.

Beş yıl sonra kendinizi nerede görmüyorsunuz?

Ömrümün sonuna kadar pseudoscience tarafında görmüyorum.

Hayatınızda sahip olduğunuz en değerli şey nedir?

Oğlum.

Kimin ölümsüz olmasını isterdiniz?

Ben ve oğlumun.

Hayatta en iyi yaptığınızı düşündüğünüz eylem nedir?

Oğluma anne olmak.

Dünyada değiştirmeyi en çok istediğiniz şey nedir?

Sosyal adaletsizlik.

Kendinize en çok hangi sorunun sorulmasından hoşlanıyorsunuz?

Soru sorulmasından pek hoşlanmıyorum.

Doğada karşılaşmak istediğiniz en vahşi hayvan hangisidir?

Korunaklı bir alandaysam panter.

İdol aldığınız biri var mı?

Hayır ama Atatürk’ün yaşamı, başarıları ve karakterine hayranlık duyuyorum.

 

 

Hazırlayan: Özlem Çetinkaya

Yorum