Z Kuşağına Sesleniş: İlk gençliği eleştirmekle bir kuşağı eleştirmek arasındaki fark üzerine

Yorum · 476 Görüntülenme · Okuma Süresi: 6 dakika

Carpe Diem maskaralığını üreten ve sürdüren herkes orospu çocuğudur.

Evet, bu metnimizde konu bize böyle dayattığı için 27 yaşından küçük kardeşlerimize sesleneceğiz. Çünkü "z kuşağı" demek, 2022 yılı itibarıyla 27 yaşından küçük olanlar demek. 27 yaşından küçük kardeşlerim vallahi de turanı kuracağız, şaka şaka, başlayalım.

 

Öncelikle sevgili Mehmet Kemal Gümüş kardeşimizin vakti zamanında harladığı bir tartışmayı burada belirtmek zorundayız. Kemal namuslu adamdır, delikanlıdır, adamdır ha ha, neyse, bu kuşak tartışmalarının çok da sağlıklı olmadığını belirtmişti kendisi. Gerekçesi ise şuydu: İstanbul'daki "z kuşağı" ile Isparta'daki "z kuşağı" aynı mı? Benzer bir durum x ve y kuşağı için de geçerli. Özetle, bu kuşak meselesinin pek de sağlıklı bir kategorilendirme olmadığını söylemek zorundayız. Şimdi artık konuya gelelim.

 

Z kuşağının en büyük sorunu ya da acısı, bu kuşağa abilik/ablalık edenlerin eleştirilerinin aslında bir kuşağa değil, insanın ilk gençliğine yönelik eleştiriler olduğunu bilmemeleridir. Yahu bunlarda saygı yok diyen bir adam/kadın aslında sizi değil, ilk gençliği eleştiriyor ama bunun farkında değil. Örneğin biz ilk gençliğimizde sırf Melih Gökçek'e gıcık olduğumuz için yol kenarındaki reklam panolarına bira şişesi fırlatıyorduk, eğer ıskalarsak o attığımız şişeler otoyola düşüyor ve kırılıyordu, biz de oradan uzuyorduk. Şimdi böyle bir eylemi yapar mıyım? Sedat Peker'in de dediği gibi: Kafama gülleyle vursalar deliyim de bu kadar deli değilim diyerek yapmam arkadaşlar. Adı Bir Utanç Nehriydi Geçmişim* olabilecek kitabın konusuna dâhil edilebilecek bir sürü boku ben o ilk gençlik döneminde yedim. Dost Kitabevi'nin kapısına bile işedim, niye? Kitap çalarken beni yakaladılar diye. Şu an utançtan ölüyorum amına koyim. Ha ha. Böyle saçmalık olmaz, bugün böyle şeyleri yapmam mümkün değil. Uzatmayalım, ilk gençlik dediğimiz dönemde etik/ahlâkî kaygı, ben bu boku yiyorum ama niye yiyorum diye sormak gibi şeyler elbette var ama bunları sağlam temellere oturtma olayı ileriki yaşlara oranla zayıf. Daha da önemlisi, o yaşlarda insana koymuyor çoğu şey, bir lüksünüz olduğunu hissediyorsunuz. Somutlaştıralım: Yirmi yaşındaki bir insan, cıbıl şekilde caddelerde koşsa insanların ona "Yazık, bunalıma girmiş bir genç" diyeceğini, yani tolere edileceğini biliyor içten içe. Aynı şeyi yüz yaşınıza geldiğinizde hissetmiyorsunuz, olay bu. Özetle, yirmili yaşların başı, adını anımsayamadığım bir romandaki örnekten hareketle, upuzun bir merdiven bulup kız yurdunda kalan kız arkadaşınızın penceresine tırmandığınız, içeriyi dikizlediğiniz yaşlardır. İşte bu angut abileriniz ve ablalarınız sizin böyle eylemlerinize bakmakta ve "Ar namus ölmüş, bunlar mal." demektedir. Yani eleştirileri bütünüyle size değil, aslında ilk gençlik çağınadır. Dolayısıyla, 27 yaşından küçük kardeşlerim, size yöneltilen eleştirileri işte bu perspektiften okumamanız en büyük sorununuz olabilir ancak. Okuyun ve sorun: Ulan ya da ula bu eleştiri bana mı yoksa ilk gençlik çağına mı? Vallahi de göreceksiniz, billahi de göreceksiniz ki bu angutlar ilk gençliği eleştiriyor amına koyim. İçeriden bilgi, ablalarınız ilk gençliğinde Gökhan Özen posteri asıyordu odasına, abileriniz Kurtlar Vadisi izliyor ve ramboculuk oynuyordu. Benim zamanında Sıla denen yaratığın daha iğrenci olamayacak şarkısı Vur kadehi ustam! ile içlenmiş olan ama şu an epey taşaklı arkadaşlarım var. Arkadaşlar bakın benim Kürt arkadaşlarım da var. Mallık aynı mallık ama güzel bir mallık, ilk gençlikte bunlar yapılır, ortalığın amına koyarsın; yapman değil, yapmaman sorundur ya da İlber gibi (Fransızcayı dadısından öğrenen bir mutsuzluktur İlber), Celal Şengör gibi (Çocukken özel şoförü varmış herifin) ortalamanın çok üstünde bir eğitim alacak konforun vardır. Dolayısıyla, aynen devam. Tek bir önerim olacak. Bunun nedeni de bu önerinin oturacağı yaşların ilk gençlik yaşları olmasından ileri geliyor.

 

"Bir kurgusu olan insan" konusunu düşünmenizi öneririm. Çünkü kurgusu olan insan şartlar ne olursa olsun atalete, bunalıma sürüklenmesi çok zor olan insandır. Türkiye cehenneminde hepinizin mutsuzluğunu, hayal kırıklığını ve umutsuzluğunu teessürle izliyorum. Kurgusu olan insan, bugün ona ödetilen bedelleri unutmayan ve her bedeli aptalca, Polyannaca ele almayan ama iyimserce kendine yontmaya çalışan insandır. Sözgelimi salgın koşulları bizi eve hapsettiğinde "Böyle hayatı sikeyim!" isyanında boğulmaz kurgusu olan insan. Kendi hayat kurgusu neyi emrediyorsa onu bir evin içinde nasıl tesis edeceğini arar ve bulur, sonra da devam eder. Açıkçası beni bu konuda hayal kırıklığına uğrattı insanlar. Sizlerle de paylaşmak isterim. Salgın çıkınca, millet evlere hapsolunca, aha dedim, şimdi bir cehennemden hiçbir farkı olmayan "Türkiye'de iş piyasası"nın aktörleri yaşadıkları cehennemin boyutunu ilk defa etüt edecek, ulan böyle de oluyormuş diyecekler. Buradan "Abi siz bizi sikiyormuşsunuz!" sonucu çıkacak, şu çalışma olayına bir insanilik talebi doğacak sonra. Peki, ne oldu? Elbette babayı aldım/aldık. "Vallahi işe gitmeyi özledim, iş yerleri açılsın ben bunaldım," diyen bir kalabalıK çıktı ortaya. Lanet olsun amına koyim. Bu bize neyi söylüyor? Kitlede ciddiye alınacak hiçbir taraf yoktur. Siktir edin. Örgütlenmek ya da kolektif mücadele ayrı bir şey, kitleyi ciddiye almak ayrı. Şu kurgu olayı, bütün bir ömrün esnek şekilde kurgulanması oluyor. Kurgu, sizin cehennemî koşullardan sağ çıkmanızın en güzel yoludur. Bir hocamızın da dediği gibi: "Kazanılacak olan tek bir gün değildir." Hiçbir zaman da olmamıştır. Carpe Diem maskaralığını üreten ve sürdüren herkes orospu çocuğudur. Bir insanın düşebileceği en alt sınır, günü kurtarmak denen maskaralıktan başlar. Sakın.

 

Şimdi size Yalçın Paşa'dan bir örnek verip bitireceğim ve kurgunun gücünü göreceğiz.

 

Hulki Cevizoğlu, Yalçın Küçük'e Türkiye'deki aydın kıyımları konusunu soruyor. Bu sorunun sebebi ise Yalçın Paşa'nın 71'de, 80'de Türkiye'de büyük bir aydın kıyımı yaşandı yorumunu yapması. Hulki, tam da kurgusuz, kurgu nedir bilmeyen bir angut olduğu için telaşa ve vehme kapılıp "Vah vah, bütün aydınlarımız katledilmiş, biz boku yemişiz, ne olacak hâlimiz, siz hiç umutsuz değil misiniz?" diye ortalığı velveleye vermeye ya da Paşa'yı hüzne sürüklemeye çalışıyor. Yalçın Paşa ise son derece sakin bir şekilde şunu söylüyor: "Yeniden yaratırız." Nedir yani, sikerler diyor. Sonra da orada laf arasında "Bizim bir kurgumuz var, yeniden yaratırız, ne olacak, yeniden kurarız." diye ekliyor. Hulki hiçbir şey anlamıyor ama biz anlıyoruz. Bir şey yıkılmışsa, bir şey mahvedilmişse, kurgusu olmayan insan "Boku yedik." bunalımına sürüklenir hemen. Kurgusu olan insan ise "Yeniden kurarız, yeniden yaparız," der. Olay budur.

 

*: William S. Burroughs'tan. 

Yorum