Inkweel Röportaj - Melih Yıldız

Yorum · 1507 Görüntülenme · Okuma Süresi: 21 dakika

‘’Bir gün bakarsınız coşkulu, bir gün durağan, bir gün aniden hırçınlaşmış… Tıpkı Karadeniz gibiyim yani.’’ sözleriyle kendisini tanımlayan psikolog, yazar Melih Yıldız ile çok keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Melih Yıldız hayata, sanata kısacası insana dair oldukça önemli konulardan söz ediyor!

''Annenin hamilelik sürecinde katılmış olduğu kültürel etkinlikler bile bebeğin duygusal zekâsını olumlu yönde etkiler!''


Melih Yıldız kimdir?

Bir sonbahar akşamında Trabzon’da dünyaya geldim. Trabzonlu anne babanın ilk çocuğuyum. Bir de kız kardeşim var, Meyra… Beni birçok alanda destekleyen, Aslı Pınar’la evliyim. Henüz ben daha bebekken babamın işi dolayısıyla İstanbul’a gelmişiz. Böylece hayatımın geri kalan kısmında –askerlik sürecini saymazsak- hep İstanbul’da yaşadım. Ancak karakterimi doğduğum şehir olan Trabzon’dan aldım diyebilirim. Bir gün bakarsınız coşkulu, bir gün durağan, bir gün aniden hırçınlaşmış… Tıpkı Karadeniz gibiyim yani. Kitaplara, müzelere, futbola, doğaya ve hayvanlara çok düşkünüm. Fındık adındaki kedimizle aynı evi paylaşıyoruz. Evlenmeden önce de şimdi ailemin evinde kalan, Tomris ve Vira adındaki kedilerimiz ve Nane adındaki papağanımız ile yaşıyorduk. Uzun yıllar futbol hakemliği yaptım, sonrasında yazın hayatı ve kitaplar daha ağır basınca hakemliği bıraktım. Futbol yazıları yazdım, tabii bu süreçte sadece futbolla değil edebiyatla da çok içli dışlı oldum. Sonraki süreçte ise tamamen edebi yazılara yöneldim.

 

Melih Yıldız kendisini nasıl tanımlar?

Kendimi iyi bir okur olarak tanımlayabilirim; ama bu edebiyata olan ilgim konusunda eksik bir bilgi olacaktır. Aynı zamanda efemeralara, imzalı ve birinci baskı kitaplara ilgi duymaya başladım. Bu ilgim çok değerli sahaflarla ve yazarlarla tanışmama vesile oldu. Edebiyatın dışında kendimi tanımlayacak olursam üniversitede psikoloji bölümünde okudum. Sonrasında aynı bölümde, Uygulamalı psikoloji alanında yüksek lisans yaptım. Psikoterapi eğitimleri aldım. Milli takım düzeyinde spor psikoloğu olarak çalıştım, belli başlı kurumlarda terapist olarak görev yaptım. Bugün ise ustam Sunay Akın’ın yaktığı ışığı takip ederek yeni bir maceranın peşindeyim, müzeci olarak çalışıyorum. Tabii ki bu süreç içerisinde psikoloji alanındaki çalışmalarıma da devam ediyorum. Çok yönlü bir insan olduğumu, tek bir alanda çalışmalar yaparak mutlu olamayacağımı söyleyebilirim.

 

Kendinizi bir kelime ile ifade etmek isteseniz hangi kelimeyi seçerdiniz?

Martı’yı seçerdim. Bu soru aslında psikolojideki projektif testlerden biridir. İnsan, karakterine uygun bir kelimeyi seçer. Martılar da benim için öyle. Hem bir deniz insanıyım hem de benim karakterime en uygun deniz kuşu martı. Martılar özgürdür, sürekli bir yerden bir yere uçarlar. Ben de öyleyim, yerimde duramam sürekli bir yerden bir yere koşuştururken bulurum kendimi. Biraz da mücadelecidir martılar, ben de öyleyim. Bir şeylerin mücadelesini vererek hedefime ulaşmayı severim. O yüzden martılar ile ortak bir bağım olduğunu düşünürüm.

 

Psikolojinin insan hayatının tamamını oluşturduğunu düşünüyorum, siz bu konuda neler söylemek istersiniz?

Ben de sizinle aynı düşüncedeyim. Psikoloji bilimi ile yakından ilgili biri olarak bunun dışında bir şeyi düşünemem zaten. Canlıların gelişimi, spermin ana rahmine düştüğü andan itibaren başlar ve yaşamın sonuna kadar da devam eder. Böylece psikoloji, canlıların gelişim sürecinin her aşamasını inceler. Mesela hamile bir annenin yaşadığı stresli süreçler karnındaki bebeğini etkiler. Annenin hamilelik sürecinde katılmış olduğu kültürel etkinlikler bile bebeğin duygusal zekâsını olumlu yönde etkiler. Bunlardan yola çıkarsak psikoloji bilimi insanın ve hayvanın gelişimsel her dönemini inceler.

 

Psikolojisi hasar almış bir insan, gerekli desteği alarak eski sağlığına kavuşabilir mi?

Farklı ekollerdeki birçok psikoterapinin ya da psikiyatrlar tarafından uygulanan farmakoterapinin amacı ruh sağlığı bozulan ya da hayatında karşılaştığı belli başlı zorlukların üstesinden sağlıklı bir şekilde gelemeyen bireylerin psikolojik açıdan da sağlıklı bireyler olarak yaşamlarına devam etmelerini sağlamaktır. Birçok ruhsal problemin üstesinden, ruh sağlığı alanında çalışan uzmanların destekleri ile gelinebilir. Hatta psikoterapiden geçmiş bireyler daha da sağlıklı hâle gelirler. Yaşamlarını zorlayan birçok olay karşısında daha doğru düşüncelere sahip olurlar. Karşılaştıkları zorlukların üstesinden gelebilme konusunda daha başarılı olurlar.

 

Kişinin psikolojik bir desteğe hazır olmasıyla başarı sağlanmasının aynı düzlemde olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Tabii ki. Benim çalıştığım ekol olan Bilişsel Davranışçı Terapiye göre danışanla birlikte alınan ortak kararlar doğrultusunda yol alınır. Böylece danışanınız hayatında düzeltmek istediği, günlük yaşamını etkileyen problemlerinin üstesinden gelebilir. Terapistlerin elinde sihirli değnek yoktur ancak danışanların hayatlarında bir şeyleri değiştirmek istemeleriyle başarı sağlanabilir. Terapinin başarıya ulaşması da danışan ile terapistin uyumlu ilişki içerisinde olmasıyla mümkündür. Hâl böyle olunca danışanın psikolojik destek almaya hazır olması gerekir.

 

Çocuk psikolojisi hakkında oldukça güzel çalışmalarınız mevcut. Bir çocuğun mutlu olabilmesi için sosyolojik ve bireysel açıdan en çok nelere dikkat etmeliyiz?

Bu zamana kadar çocuklar ile yapmış olduğum çalışmalarda onları mutlu eden en önemli faktörün, çocukların bir birey olarak algılanmalarıydı. Onları dinlemek, onların hayal dünyalarını küçümsemeden birlikte hayaller kurabilmek, onlarla sohbet edebilmek çocukları son derece mutlu ediyor. Çocukların dünyasında maddiyatın hiçbir önemi yoktur. Mesela hayali bir oyuncak, çocuğu son derece mutlu ederken pahalı bir oyuncak aynı çocuğu mutlu etmeyebilir. Onlar hep yanlarında arkadaş ararlar, masumdurlar. Onlarla arkadaş olabilmek, onları birey yerine koyabilmek çocukları mutlu edecektir. Tabii ki burada arkadaş olabilmekten kastım anne ve babaların çocukları ile arkadaş olmaları değildir. Onların çocuklarının ebeveynleri olduklarını unutmamaları gerekiyor. Çocuklarının gelişimleri, içinde bulundukları dünyaya uyum sağlayabilmeleri, ebeveynlerinin eğitime verdikleri önem ve disiplinle mümkün olabiliyor. Burada kastettiğim çocukların dünyasının içinde, onları da bir birey olarak görüp yer alabilmek...

 

Geçenlerde bir makalede, çocuk eğitimi hakkında şöyle bir cümle okumuştum. ‘’İyi bir çocuk yetiştirmek istiyorsanız ona eve gelen misafirinize davrandığınız gibi davranın.’’ Siz bu tanım hakkında neler düşünüyorsunuz, merak ediyorum?

Bir önceki soruda bahsettiğim konuyu açıklayan güzel bir cümle. Mesela çocuklar okuldan geldiklerinde, günlerinin nasıl geçtiği konusunda yapılan sohbetler çocukların duygusal gelişimlerine olumlu yönde yansıyacaktır. Çocuklara daha fazla yakınlaşmamızı sağlayacak, yaşamlarında karşılaştıkları sorunları daha iyi öğrenme şansı elde edeceğiz. Ama maalesef bunu yapan anne babalar çok az. Çocuk okuldan gelince hemen yemeğini yemesi ve sonrasında da ders çalışması bekleniyor. Çocuklar bir makine değil, her gün bu şekilde yaşamlarını sürdüremezler. Bizler nasıl ki iş yerinde sorunlar yaşıyor, günlük olaylar karşısında strese giriyor ve yoruluyorsak çocuklar da bir birey olarak bizim yaşadıklarımızı yaşayabiliyorlar. Hâliyle eve geldiklerinde bazı zamanlar hemen yemek yemek, aynı saatlerde ders çalışmak istemeyebilirler. Bu gayet normaldir ve her gün çocuklardan aynı davranışları göstermesini bekleyemeyiz. Bu sebeple çocuğumuz ile yapacağımız sohbetler onun günlük ruhsal yapısını da anlamamıza yardımcı olacaktır. Ve bunun dışında nasıl bizim kendimize ait mahrem alanlarımız varsa, çocukların da böyle bir mahrem alanları olduğunu unutmamamız gerekiyor. Çocuğumuzun özel bir alanı olmasını sağlamalı ve bu alanı onun istediği şekilde tasarlamalıyız. En basiti onun yaşam alanlarına ve haklarına saygı göstermeliyiz. Misafirlerimize gösterdiğimiz ya da göstermemiz gerektiği gibi...

 

Çocuklar görerek ve model alarak öğrenen canlılar, internet ortamının zararlarını biraz da sizden dinleyebilir miyiz?

İnternetin maalesef birçok konuda zararları olduğunu görüyoruz. Özellikle son zamanlarda teknoloji bağımlısı çocukların sayısında hayli artış gözlemliyoruz. Tabii ki teknoloji, çağımızın en temel ihtiyaçlarından biri hâline geldi. Belki Maslow bu dönemde yaşasa hiyerarşinin ilk basamaklarına interneti de koyardı, koymak zorunda da kalabilirdi. Çünkü artık fatura ödemelerimizi, para gönderilerimizi bile internet üzerinden yapıyoruz. Hatta çok acıdır karşılıklı sohbetlerimiz bile sanal ortamda olmaya başladı. Birbirimizin yüzüne bakıp, iletişim kuramaz olduk. Yemeklerimizi internet üzerinden söylüyor, alışverişlerimizi internet üzerinden yapıyoruz. Özellikle pandemi sürecinde bu durum daha da yaygınlaştı. Tabii ki internet yaşamımızı da çok kolaylaştırdı. Eskiden hatırlıyorum devlet dairelerinde saatlerce süren işlerimiz olurdu. Şimdi ise e-devlet sisteminden saniyede birçok işimizi hallediyoruz. Eve gelen siparişler ise özellikle yaşlıların işine çok yaradı, markete gidemeyenler internet üzerinden tüm isteklerine kimseye muhtaç olmadan kolayca ulaşabiliyorlar. Yıllarca görmediğimiz belki de göremeyeceğimiz yakınlarımızı görüntülü konuşmalar sayesinde görebiliyor, seslerini sanki yanlarımızdaymış gibi işitebiliyoruz. Ancak markete gidebiliyorsak gidelim, yakınlarımızı yüz yüze görme fırsatımız varsa gidip onları görelim. İnternetin bizi monotonlaştırmasına izin vermeyelim. İnternetin sayamayacağımız kadar birçok olumlu ve olumsuz yönleri var. Biz sadece internetin değil teknolojinin tüm olumlu yanlarını almalıyız, almak zorundayız. Çağı yakalamalıyız. Bu çocuklar için de geçerli.  Böyle bir dünyaya doğan çocuklar da internetten uzak kalamazlar.

 

Her şeyin kararınca, belli bir dengede olması gerektiğini söylüyorsunuz…

Düşünsenize artık derslerini internet üzerinden yapıyorlar. Onlara internetin ne kadar kötü bir şey olduğundan bahsedersek onları tamamen internet ortamından uzaklaştırırsak okullarından da uzaklaştırmış oluruz. Bence çocuklarımızı teknolojiden tamamen uzaklaştırmak yerine, onların kontrollü bir şekilde teknolojiyi kullanmalarına izin vermeli; onları dijital dünyanın tuzaklarından korumalıyız. Bu da bizim elimizde! Mesela şiddet içerikli ve her şeyi kolayca elde edebileceklerini düşündükleri oyunlardan onları uzak tutmalıyız. Yemeklerini yerken önlerinden tabletlerini ya da telefonlarını kaldırıp masaya dönmelerini ve ailece yenen yemeğin zevkine varmalarını sağlamalıyız. Yemek yemeleri için işin kolayına kaçıp ellerine tableti verip kendi işimize odaklanmamalıyız. Kontrollü bir şekilde teknolojiden yararlanan çocuklar ne bağımlı olacaklar ne de internetin zarar verici tarafını kendilerine örnek alacaklardır.

 

Yeni nesil ebeveynlerde gördüğünüz en olumsuz davranış nedir?

Yeni nesil ebeveynler maalesef çocuklarını üstün yetenekleri olan dâhiler gibi görüyorlar ve bu düşüncelerini de çocuklarının yanında sürekli olarak dile getiriyorlar. Hâlbuki her çocuk özeldir ve belli başlı alanlara yönelik yetenekleri vardır. Sadece hangi alana yetenekli olduklarını keşfetmek gerekiyor. Mesela matematiğe ilgisi olmayan, bu alanda yetenekleri olmayıp müziğe, spora yetenekli olan çok sayıda çocuk var. Ancak ebeveynlerin çocuklarını bir dahi sanıp matematiği de son derece mükemmel bir şekilde kavrayacağını düşünmeleri çocuklarına faydadan çok zarar veriyor.

 

Çocuğu iyi gözlemleyip yetenekleri özelinde değerlendirmek gerektiğini düşünüyorsunuz. Çok doğru.

Aslında spora ya da müziğe yetenekleri olan çocuğun matematik üzerine vereceği çabayı yetenekli olduğu bu alanlara verse hem mutlu olacak hem de yaptığı işte başarılı olacak. Ancak maalesef çocuklar kendi istediklerini yapamıyor, kendi ilgi ve yetenekleri doğrultusunda yönlendirilmiyorlar. Ebeveynleri ne istiyorsa onu yapmak zorunda kalıyorlar. Hatta öğretmenlerinden bile kendi çocuklarına karşı ekstra ilgi göstermelerini, onun bir dahi olduğunun farkında olmalarını bekliyorlar. Bu da çocuğa yarardan çok zarar veriyor. Bir de son dönem ebeveynler, üzülerek söylemeliyim ki bencil çocuklar yetiştiriyorlar. Çocuklarını bir yarışın içine soktukları için yardımsever, paylaşımcı çocuklar yetiştirmek yerine hangi koşulda olursa olsun arkadaşını geçmesi gereken çocuklar yetiştiriyorlar. Mutlu olmaları yerine yarışı birinci sırada bitirmiş çocuklar istiyorlar. Başarıyı ve mutluluğu, sistemin dayattığı hedefe ulaşmada arıyorlar. Maalesef çocuklarına da bunu dayatıyorlar. Kurstan kursa koşan çocuklar var artık toplumumuzda. Sokak oyunları unutuldu, çocukların artık mahallede birlikte hayaller kuracakları arkadaşları yok. İleriki yıllarda oturup anılarını paylaşacakları arkadaşları yok. Mesela geçtiğimiz aylarda sahilde otururken bir olaya şahit oldum. Çocuğun normalde sokakta oynaması ve öğrenmesi gereken bir oyunun kursu vardı. Çocuk sahilde, kedilerle köpeklerle oynayıp dilediğince sağa sola koşturup enerjisini atması yerine sokakta oynayacağı oyunun kursunu alıyordu. Tek başına! Özel ders! Ve bu kurstan çıkıp bir başka kursa yetişeceklerdi. Oturup bunu gözlemlemiş ve o çocuğa üzülmüştüm açıkçası... Son dönem ebeveynler maalesef iyilik yaptıklarını sanıp  çocuklarına zarar veriyorlar. Onların duygusal zekâlarının gelişmesine, değerleri olan bireylerin yetişmesine engel oluyorlar. Bu da maalesef gelecek yıllarda toplumumuza zarar verecektir.

 

Kısa süre önce Konuşan Oyuncaklar adında Masal Müzesi’nde geçen bir çocuk kitabım yayınlandı. Şimdi de müzedeki eserlerin hikâyelerinin anlatıldığı, her yaşa uygun bir kitap çalışması içerisindeyim. 


Çok yönlü bir insan olduğunuzu biliyorum. Kartal Belediyesi Masal Müzesi’nde neler yapıyorsunuz?

Masal Müzesi’nin kuruluş aşamasında hocam Sunay Akın’ın yanındaydım. Birçok konuda hocama yardım ettim. Daha sonraki süreçte ise Kartal Belediyesi adına Sunay Akın’ın küratörlüğünde kuruldu müze. Ben de müzenin koordinatörlüğü görevini üstlendim. Müzenin kuruluşundan itibaren de birçok etkinliği gerçekleştirdik; ki bunlardan en önemlisi Masal Festivali’ydi. Masal Müzesi'nin kuruluşundan itibaren birçok atölyeler düzenledik, atölyelere katılan çocukların farklı sanat disiplinleri ile tanışmasını sağladık.  Yetişkinlere yönelik okur-yazar buluşmaları, yaratıcı yazarlık, okurluk atölyeleri düzenledik. Psikoloji üzerine seminerler düzenledik. Böylece müzenin yediden yetmişe herkese açık bir yer olmasını sağladık.

 

Pandemi sürecinden nasıl etkilendiniz?

Tabii ki pandemi süreci her müzeyi olduğu gibi Masal Müzesi’ni de etkiledi. Bu süreçte İnstagram üzerinden sanatçıların konuk olduğu canlı yayınlar yaparak ziyaretçilerimize ulaşmaya çalıştık. Uzun bir pandemi sürecinden sonra yine ziyaretçi alımına başladık ve kısa süre sonra da etkinliklerimize kaldığımız yerden devam edeceğiz. Bunların dışında şu anda müzenin bir kitabını hazırlıyorum.  Kısa süre önce Konuşan Oyuncaklar adında Masal Müzesi’nde geçen bir çocuk kitabım yayınlandı. Şimdi de müzedeki eserlerin hikâyelerinin anlatıldığı, her yaşa uygun bir kitap çalışması içerisindeyim. Birkaç ay sonra bu çalışmam da sona erer diye düşünüyorum. Tabii ki bir müzeci olarak müzayedeleri ve bizim konseptimize yakın müzelerin etkinliklerini de takip etmek en önemli görevlerim arasında diye düşünüyorum.

 

Şu anda gerçekleştirmeyi beklediğiniz projeleriniz var mı?

Tabii ki var. Benim gibi insanların projeleri ancak yaşamları sona erince bitecektir. Kısa süre sonra çıkacak olan kitabım üzerine çalışıyorum. Kitabımın ismi henüz belli olmasa da artık sona geldiğimi düşünüyorum. Yolu akıl hastanesinden geçmiş sanatçıların hikâyelerinden oluşuyor kitabın konusu. Ve ileriki günlerde açıklayacağımız birkaç projemiz var. Yani bugünlerde aslında birkaç kitap üzerine çalışıyorum. Bunların dışında çalıştığım kurum olan Kartal Belediyesi adına yapacağımız projeler üzerine de yoğun bir şekilde çalışıyorum. Bu yılın benim için çok verimli geçeceğine inanıyorum.

 

Sanatla ve psikolojiyle yakından ilgili olmanız çok güzel. Bir psikolog olarak sanatı insan ruhu açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sanat insan ruhunun gıdasıdır. Nasıl ki gıdalar ile vücudumuzu besliyor ve yaşamımıza devam ediyorsak aynı şekilde sağlıklı bir yaşam sürebilmek için de ruhumuzu beslememiz gerekir. Ruhu da ancak sanat yoluyla besleyebiliriz. Unutmamak gerekir sağlıklı olmak, hem bedenen hem de ruhen iyi olma durumudur. Fizyolojik olarak sağlıklı olabilmek için vitaminli besinler yemek gerekir; ruhsal anlamda sağlıklı olabilmek içinse kaliteli müzikler dinlemek, estetik resimleri izlemek, edebi değeri yüksek olan kitaplar okumak gerekir.

 

Sunay Akın’la iletişiminizden biraz söz eder misiniz?

Sunay Akın benim ustam. Uzun yıllardır yanındayım, en yakınındayım. Bu benim için büyük bir şans tabii ki. Onunla geçirdiğim zamanlarda çok büyük bir kütüphanenin içinde binlerce kitabın sayfalarını karıştırıyor, dünyanın birçok değerli tablosunu izliyor, hiç dinlemediğim melodileri işitiyor ve dünyanın birçok bölgesindeki müzeleri geziyorum sanki. Hayatımın en önemli noktalarına dokundu hocam. Ondan alacağım ışığı ona layık bir şekilde karanlığa taşıyabilirsem ne mutlu bana. İşte o zaman hocam da mutlu olacaktır.

 

Tren Öyküleri adlı kitabınızın hazırlık sürecinden biraz bahseder misiniz?

Ustam Sunay Akın’ın kitabın arka kapak yazısında söylediği gibi kitabın hareket şefi benim. Çok hoşuma giden bir tanımlama.  Çünkü Tren Öyküleri ortak emek çalışmanın bir ürünü… Her vagonunda birbirinden kıymetli yazarlar yer alıyor ve ben de bu trenin gardan kalkması görevini üstlendim. Biliyorsunuz ki Yitik Ülke Yayınları, kolektif kitaplar konusunda Türkiye’deki en başarılı yayınevlerinden biri. Kurucusu şair-yazar Kadir Aydemir, istediğim konuda bir kolektif kitap hazırlamamı istedi. Aklımda, içinde trenlerin geçtiği bir öykü kitabı hazırlamak vardı. Bu fikrimi yazar-yönetmen Muhammet Çakıral ile konuşurken bu konuda bir kitabın çıkması konusunda beni teşvik etti. Tren Öyküleri fikri böylece ortaya çıkmış oldu.

 

Kitabın ismi de çok güzel. Peki Tren Öyküleri fikri, zihninizde nasıl var oldu? 

Aslında beni trenlere asıl bağlayan sebep, ben TCDD işçisi bir babanın oğluyum ve bugünlere gelmemde bu kurumun çok büyük katkısı var. Tabii ki birçok kişinin olduğu gibi trenlerde yaşadığım çok anım var. Örneğin, kitabı ithaf ettiğim 08.10 treni ile yolculuk yapmış temizlik işçisi kadınlar ile çok yolculuk yaptım ve onların hepsinin yüzünde birbirinden değerli öyküler vardı, bu kadınların yanı sıra Pendik’in sahil bölgesinde çocukluğu geçmiş biri olarak çok sayıda tersane işçisi ile de aynı saatte trene binmişliğim çok oldu. Bu insanların hikâyeleri ise zihnimi her zaman meşgul etti. O yüzden sadece benim değil birçok yazar arkadaşımın trenlerde geçen böylesine değerli öyküleri olabileceği düşüncesiyle Tren Öyküleri kitabını hazırladım. Tren Öyküleri, tek bir yazarın adının yazılı olduğu bir kitap olmamalıydı. Çünkü trenler, vagonlarında yolculuk yapan, farklı hayat hikâyelerini gidecekleri yerlere götüren insanlarla güzel… Tren Öyküleri’nde hem usta hem de genç yirmi altı öykücüyü bir araya getirdim. Günümüz yazın dünyasında neredeyse usta çırak ilişkisi yok denecek kadar az olmaya başladı. Çıkan birçok dergide ise eserin niteliğine değil de arkadaş ilişkilerine dayalı bir yayımlama süreci ortaya çıktı. Tren Öyküleri’nde, bu algının dışına çıkarak, Feyza Hepçilingirler, Ethem Baran, Serkan Türk, Mehmet Fırat Pürselim gibi öykümüzün ustaları ile genç öykücüleri bir araya getirmeye özen gösterdim. Böylece ustaların yanında gençlerin de öyküleri okunacak edebiyatımızdaki usta çırak ilişkisi sürecekti, buna inandım.

 

Keyifli bir soruyla röportajımızı sonlandıralım. Trabzonsporlu olduğunuzu biliyorum. Son günlerde Trabzonspor sosyal medyayı paylaşımlarıyla salladı, siz bu konuda neler söylemek istersiniz?

Trabzonspor sıradan bir futbol kulübü değildir. Özkan Sümer hocamızın da dediği gibi “Trabzonspor bir kulüpten daha fazlasıdır. Trabzonspor dalgaların sesidir, yaylaların sisidir, ormanların gizidir, kemençenin sözüdür, bebelerin ninnisi, ninelerin türküsü, yaşlılarımızın öyküsü, gençlerimizin tutkusudur...” Hâliyle Trabzonspor’un sosyal medyadaki videolarında da bir samimiyet var. Yöre halkının duyguları, doğal yaşamı, acı tatlı hikâyeleri kısa da olsa çok güzel bir şekilde yansıtılıyor. Bu tip videoların sosyolojik açıdan da önemi olduğunu düşünüyor ve son derece de başarılı buluyorum. Bu sene şampiyon olacağımıza yürekten inanıyorum. Siz o zaman şehirdeki kutlamaları ve sonrasında gelecek belgeselleri görün...

  

KISA KISA

 

Kimin ölümsüz olmasını isterdiniz?

 

Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk

 

Nasıl bir süper gücünüzün olmasını isterdiniz?

 

Trabzonspor gibi bir gücüm olmasını isterdim. Güçlüklere kafa tutup, haksızlıklara karşı mertçe itiraz ederdim.

 

Bir hikâye yazsanız adı ne olurdu?

 

Müzedeki Ses

 

Bir kelime olsanız bu hangi kelime olurdu?

 

Martı

 

Beş yıl sonra kendinizi nerede görmüyorsunuz?

 

Bugünkü sahip olduğum bilginin içerisinde.

 

Hayatınızda sahip olduğunuz en değerli şey nedir?

 

Kitaplarım

 

Dünyada değiştirmeyi en çok istediğiniz şeyler nedir?

 

Açlık ve sefalet

 

Kendinize en çok hangi sorunun sorulmasından hoşlanıyorsunuz?

 

Nasılsın?

 

İlk okuduğunuz kitabın adını hatırlıyor musunuz?

 

Ayşegül

 

Sizi en çok etkileyen sanat eseri hangisidir?

 

Van Gogh - Yıldızlı Gece

 

Doğada karşılaşmak istediğiniz en vahşi hayvan hangisidir?

 

Vahşi sayılır mı bilemem ama yaban hayvanı olarak: Fil.

 

 

 

HAZIRLAYAN: ÖZLEM ÇETİNKAYA

 

Yorum