Trafik kazasından sosyal hizmet görevlileri tarafından alınıp götürülen Elizabeth, burada ilk olarak yetimhanenin müdüresi tarafından kısa bir oryantasyondan geçiriliyor. Kendisini olayın şokundan çıkamamış, küçük bir kız olarak görüyoruz. Annesinden hatıra kalan elbisesinin de yakılıp yetimhane üniformasını giymesiyle eski hayatına veda ediyor. Günlerden bir gün, dersteki egzersizi erken bitirmesi ve öğretmenin onu bodruma tahta silgisini temizlemeye göndermesiyle başlıyor her şey. Burada gördüğü temizlik görevlisinin oynadığı oyun dikkatini çekiyor.

İlk başta başaramasa da gel zaman git zaman görevliyi ikna edip oyunu öğrenmeye başlıyor. Zamanla, yetimhanenin verdiği uyuşturucu haplarla birlikte gece gündüz kendi zihninde satranç oynamaya başlıyor. Oldukça içine kapanık bir profil çizen Beth, satranca olan tutkusuyla giderek popülerleşiyor ve ünü, dışarıdan bir lisenin satranç hocasına gidiyor. Kendini orada da ispat etmeyi başarıyor. Yıllar geçiyor ve Beth 15 yaşına geldiğinde, pek beklemediği bir şekilde evlat ediniliyor.
Yeni ailesi depresif ve kendisini yalnız hisseden bir anne ve sürekli çalışan bir babadan oluşuyor. Yeni hayatına alışmaya çalışan Beth, okulda tek dertleri kıyafetler ve erkekler olan liseli kızlar tarafından dışlanıyor. Ama kendisi de bir sosyal kelebek olmadığı için bunu çok umursamıyor. Sadece bir değişime ihtiyacı olduğunu hissediyor. Aklı fikri hala satrançta olan Beth, bakkaldan çaldığı satranç dergisiyle birlikte satranç turnuvalarını keşfediyor. Beth’in hayatının dönüm noktası da böyle başlıyor. Annesinin desteğiyle katıldığı sayısız turnuva sayesinde gün geçtikçe bilinirliği artıyor ve az da olsa yeni insanlarla samimileşiyor.

Dizinin en sevdiğim yanlarından biri oyuncu seçimleri oldu. Beth’in içine kapanık ama hırslı karakterini Anya Taylor oldukça güzel ifade etmiş. Bunun dışında 60’lar ve 70’ler dönemini ve özellikle o dönemin ABD’sini sevenler için görsel şölen oluşturuyor diyebiliriz. Diğer karakterler kadar yeri olmasa da Marcin Dorocinski’nin canlandırdığı Vasily Borgov karakteri de çok gerçekçiydi. Ana karakterin aslında pek de konuşkan olmamasına rağmen çevresindeki kişilerle girdiği diyaloglar oldukça sürükleyici ve karakterin başına gelen olaylar, izleyiciye sürekli devamını merak ettiren türden. Tüm diziyi bir günde bitiren kişi sayısı fazla (ben de iki günde bitirdim).

Buradaysa Netflix’in neredeyse her yapımında yaptığı gibi burada da eşcinselliğe selam çaktığını görüyoruz. Bu olaydan sonra da Townes, karakterimizin hayatına başka erkekler girse bile imkansız aşk olarak kalıyor. Yıllar sonra, daha şaşırtıcı bir şekilde Rusya turnuvasında Townes tekrar ortaya çıkıveriyor ve Beth’e o dönem aklının karışık olduğunu, onu aslında sadece arkadaş olarak gördüğünü söylüyor. Burada, Beth’in en önemli turnuvasında belirmesi, bana ana karakterin en önemli olayında onunla alakalı herkesin tekrar sahneye dönmesini anımsattı. Hatta son oyun öncesi, aralarının limoni olmasına rağmen, Herry Beltik ve Benny Watts bile bir şekilde birleşip Beth’i aramışlardı ki bu bana en saçma kısım gibi gelmişti.
The Queen’s Gambit, tüm bu iyi ve kötü yanlarıyla kesinlikle kendini izlettiren bir yapım. Kısa sürede bitirebileceğiniz, sürükleyici bir dizi arayışındaysanız tavsiye edebilirim. İyi seyirler!