Inkweel Röportaj - Zafer Yaşlı

Yorum · 1568 Görüntülenme · Okuma Süresi: 7 dakika

‘‘Kendim için öğrenme arzusunun ağırlığı altında ezilen kaotik bir zihin diyebilirim sanırım!’’ diyerek kendisini ifade eden yönetmen Zafer Yaşlı ile çok keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Zafer Yaşlı kimdir, kendisini nasıl tanımlar?

1987 yılında Manisa’da doğdum. Mersin Üniversitesi’nde Gazetecilik okudum. Okul biter bitmez İstanbul’a yerleştim. Bir süre haber üzerine çalıştıktan sonra reklam sektörüne geçiş yaptım. Aynı zamanda çeşitli projelerde reji asistanı olarak çalışmaya başladım. Bugüne kadar bir yandan yönetmen yardımcılığı yaparken bir yandan da çeşitli tanıtım filmleri ve deneysel kısa filmler çektim. Son birkaç yıldır ise sadece kısa film üzerine çalışıyorum. Hikâyem genel hatlarıyla böyle. Kendimi nasıl tanımlamam gerektiği konusunda ise kararsızım. Kendim için öğrenme arzusunun ağırlığı altında ezilen kaotik bir zihin diyebilirim sanırım.

 

Yönetmen olmaya dair birkaç cümle söylemek isteseniz neler söylersiniz?

Yönetmen olmayı bir iletişim yöntemi, kendini ifade ediş biçimi olarak görüyorum. Düşünsel ve estetik birikimin dışa vurumu... Konuşmayı çok istediğiniz bir konuda bir şeyler söyleyebilmenin yolu. Elbette bu konuda yeteneğiniz varsa. Aksi takdirde saçmalamak da mümkün.

 

Öncelikle ‘‘Düğüm’’ adlı kısa filminizin başarısından dolayı sizi tebrik ediyorum. Bize biraz bu projenin şekilleniş biçiminden söz eder misiniz? Bu filmi düşünmeye başladığınız sırada aklınızdan geçenler nelerdi?

Düğüm’ün düşünsel ilk adımını, zaman zaman birlikte işler yaptığımız senarist ve kısa filmci olan dostum Ensar Kaygusuz ile Moda’da bir çay bahçesinde attık. Ontolojik bir tartışma yaratıcılık yarışına dönüştü ve kendinin çok gerçekçi bir kopyasını kaza yapmış hâlde gören bir insanın neler hissedebileceği üzerine bir film yapılabileceğine karar verdik. Sonrasında fikir üzerine düşünmeye başlayınca son zamanların popüler tartışmalarından simülasyon teorisi ve yapay zekâ denkleme dahil oldu. Bağlamı buradan kurunca devletlerin silahlanma yarışı gölgesinde küresel iklim krizi, gıda krizi, dünya kaynaklarının hızla tüketilmesi, temel insani ihtiyaçlara ulaşma konusunda derin eşitsizlik gibi sorunlara da kayıtsız kalmak mümkün değildi. Fakat senaryoyu yazmaya başladıktan sonra böyle bir hikâyeyi kısa film ile anlatamayacağımı anladım. Bu da beni senaryoyu ortaya çıkartan fikrin geçtiği sekansı bir kısa film yapmaya itti.

 

Projeniz, festivallerin çok fazla ilgisini çekti. Bunu bekliyor muydunuz?

Festival sürecimiz yeni başladı ve birçok sürpriz ile karşılaştık. Hiç ummadığımız festivallerden iyi neticeler alırken bazı festivallerde ise hayal kırıklığına uğradık. Yine de henüz yolun çok başındayız. Festival sürecimiz en az bir yıl daha devam edecek. Bu sürecin en önemli getirisi çok sayıda farklı kültürden kısa filmci ile tanışmak, onların vizyonlarını deneyimlemek oldu. Ayrıca Moskova’da düzenlenen Genesis International Film Festival’de en iyi bilim kurgu ödülünü aldıktan sonra festivalin  yeni sezonu için jüri üyeliği teklifi aldık. Yine dünyanın birçok köşesinden kısa filmci ile şimdilik online olarak, nisan ayında ise bir araya gelme şansımız olacak. Bu açıdan şimdilik tatmin hissini yaşıyoruz diyebilirim.

 

On beş dakikalık bir filmde kapitalizm yergisinden, insan olmanın acizliğine varana kadar birçok altı dolu fikirden söz etmişsiniz aslında. İnsanın insan olma yolculuğu hakkında neler düşünüyorsunuz?

Bu konuda pek iyimser olduğumu söyleyemem açıkçası. İnsanlık olarak dünyaya verdiğimiz zarar geri dönülemeyecek noktaya gelmiş durumda. Küresel iklim krizi kapıda. Milyonlarca insan açlığın ve susuzluğun pençesinde kıvranırken diğer milyonlarcası lüks ve şatafat içinde yaşıyor. Gelir dağılımındaki makas gittikçe açılıyor. Doğal yaşam hızla yok ediliyor. Hayvan sömürüsü durmaksızın artıyor. Ve tüm bu olumsuzluklara rağmen nüfus hızla artıyor. Daha fazla bebek açlığın, susuzluğun, savaşların ve göçlerin içine doğuyor ve daha milyarlarcası doğacak. Bu korkunç gerçeklerle yüzleşip bir şeyler yapmaya çalışanların sayısı ise bir şeyleri değiştirmeye yetmeyecek kadar az. İnsanlığın geri kalanının bu kolektif körlüğü ve umursamazlığı beni korkutuyor. Sanırım tür olarak bilişsel seviyemizin limitlerine ulaştık. Eğer kitlesel yok oluşlara sebep olabilecek bu süreçleri durduramazsak medeniyetimiz, bu gezegende kısılı kalıp başka yıldızlara ulaşamadan solup gidecek.

 

İnsan denen varlık bir simülasyonun kendisi değil ama insanlığın tamamının bir simülasyonun ürünü olması ihtimali bana çok çarpıcı geliyor.

 

Gün içinde bir simülasyonda yaşadığınızı hissettiğiniz oluyor mu? Yoksa genel olarak insan denen varlık, bir simülasyonun ta kendisi mi?

Simülasyon argümanı oldukça ilgimi çeken bir konu. Ontolojik açıdan alternatif bir perspektif sunuyor. Ayrıca üzerine düşünmesi de bir o kadar keyifli. Hepimizin zaman zaman yaşadığı dejavu hissi sorunuza yanıt olarak verebileceğim aklıma gelen ilk örnek. İnsan denen varlık bir simülasyonun kendisi değil ama insanlığın tamamının bir simülasyonun ürünü olması ihtimali bana çok çarpıcı geliyor.

 

Etkileyici bir açıklama. Peki filminiz senaryo aşamasındayken yararlandığınız kaynaklar oldu mu?

Bu argüman uzun süredir kafamı kurcalayan bir meseleydi. Nick Bostrom’un konu ile ilgili çalışmalarına ve Matrix, Tron gibi filmlere tekrar tekrar göz attım senaryoyu yazarken.

 

Okurlarımıza, filmin yaratım sürecinde yaşadığınız sıkıntılardan da bahseder misiniz?

Yaratım süreci yaratıcı olmayan bünyeler için çok acı verici bir süreç sanırım. Senaryoyu yazarken buna ikna oldum. Kafanızdaki kurguyu senaryo formatına çevirmek gerçekten çok özel bir yetenek. Eğer bu konuda yeteneğiniz kısıtlıysa en basit bir sahnede bile tatmin hissine ulaşmak aylarınızı alabiliyor. Ben de senaryoyu tamamlayıncaya kadar çokça sıkıntı yaşadım.

 

Kısa film ve uzun metraj film arasındaki farklar sizce neler? Bazı fikirler kısa film olamayacak kadar uzun anlatılmalı, fakat uzun metraj çekmek de çok zor bir iş. Bu konuyla ilgili neler söylemek istersiniz?

Kısa film çekmek kolay ve ucuz görünse de kurgunuzu çok kısıtlı bir süre içinde sunma zorunluluğu çetin bir mücadele gerektiriyor. Bu da kısa filmi uzun metrajdan çok farklı bir yere konumlandırıyor. Sinemanın dinamikleri ise bambaşka. Yine de uzun metrajda olduğu gibi ticari kaygıların olmaması kısa filmciyi çok daha özgür kılıyor. Arthouse sinemayı bir kenara koyarsak  sinema artık bir endüstri. Bu yüzden kısa film yaratıcılığa, sinemaya göre daha çok alan tanıyor.

 

Şu anda üzerinde çalıştığınız farklı bir proje var mı?

Büyük bir aksilik olmazsa 2022 içinde Düğüm’ün de içinden çıktığı senaryodan iki sekansı daha kısa film olarak çekmek istiyorum. Nükleer kıyamet sonrası dünyada geçen bir varoluş mücadelesi ve tüm bu hikâyenin başlangıcı olan simülasyonun yaratılış süreci bu filmlerin konuları olacak.

 

Başka birinin yazdığı senaryoyu çekerim diyenlerden misiniz yoksa kendi senaryonuzu çekmek daha mı ilgi çekici?

Bu konuda katı değilim. Filme dönüştürmeyi çok istediğim hikâyelerim var. Ama her film izlediğimde “Bu senaryoyu ben çeksem şurayı şöyle yapardım,” demekten de kendimi alamıyorum. İyi kurgulanmış bir film izlediğimde, çoğu zaman kendimi o filmin geçtiği gerçekliğin sokaklarında gezerken buluyorum. İnsan zihninin muazzam yaratım gücü ve sunduğu sayısız alternatif beni büyülüyor. Evet, içine girebildiğim, beni etkileyen bir senaryoyu çekebilirim. En büyük hayalim ise bir gün Ursula K. Le Guin’in Hainli Evreni (Hainli Döngüsü) anlatan kitaplarını sinemaya uyarlayabilmek.

 

Son olarak kısa film çekmek isteyenlere tavsiyelerinizi öğrenebilir miyiz?

Naçizane tavsiyem, teknik bütçe yapılırken ışık ve ses ekipmanlarının kameradan önce gelmesi gerektiği olurdu. Doğru ışık tasarımı ile cep telefonu kamerası bile yeterli görüntüyü verirken, iyi kaydedilmiş ses ile yapılan ses kurgusu filmin çehresini değiştiriyor. 

 

Hazırlayan: Özlem Çetinkaya 

Yorum