Sizin hiç buralarda, şu sahil kenarındaki evlerden biri soluğunuzu kesti mi? Hani bahçesi en yeşil, coşkun çiçekleri rengarenk olan... Peki ya! Beyaz tenli, güzel bir kadınla göz göze geldiniz mi hiç? Yüksek ökçeli, uzun, kızıl saçlarının kâkülleri gözlerini kapatan...
Gelmediniz öyle değil mi! Çabalamayın, görse de bakmaz, kaçırır hemen gözlerini.
Uzaktan, hayranlıkla bakar onu görenler. İmrenirler, gerçekliğini bilmeden… Belki de kıskanır, o olmayı dilerler; gece çöktü mü avaz avaz yakarışlarından habersiz.
Bu ev, bu hayat nicedir bilinmezliğiydi Melek’in…
Kimseler bilmedi kırmızı topuğunun kırık olduğunu. Ağlamaktan rimelinin kaküllerine bulaştığını. Aynaya her bakışı nefes alışına isyandı. Yaşı çoktan 40’ı geçmişti. Saymıyordu yuvarlanan seneleri artık. Yüzündeki çizgiler ne zaman derinleşmişti bilmiyordu. Mutlu günlerinden arda kalan, minik bir hatıra taşıyordu alnındaki çizgiler. Birkaç dikişlik iz… Mutlu günlerinin sonu, bugünlerinin başlangıcıydı. Ruhunu yok sayar gibiydi geçmişinin yarası. Bilinmezlik, boylu boyunca yaslanıyordu bedenine. Ağlamak, gözyaşı dökmek değilmiş, bir damla gözyaşına hasret kalınca anladı.
Melek bilmese de böyle başlamamıştı hikâyesi. Kalabalık aile masalarında kahkahalara kadehlerin eşlik ettiği bir evde büyümüştü. O ev, bu evdi. Adım attığı her odada ailesinden bir parça vardı. Dokunduğu her eşya bir tutam kahkaha barındırıyor, gıcırdayan parkelerse çocukluğundan kalma adımlar taşıyordu. Koca koca davetler, lüks içinde bir yaşamdı sahip olduğu.
Sonra aşkla tanıştı. Bir sonbahar akşamı aşık olmuştu. Önceleri düş gördüğünü sandı. Sonrasındaysa düşün içinde buluverdi kendini. Şimdi o, gözbebekleri sonsuz karanlığın içinde yanarken hatırlayamıyordu geçmişini. Kalbinin boşluğu, hatıralarının yokluğu, geleceğine umutsuz bakışlar atmasına sebepti.
Oysa nasıl da mutluydu bir zamanlar. Mevsim kış olsa da yazdı yüreği, bilemiyordu. 30’una dayandığında sevdikleri bir bir kayıp gitmeye başlamıştı. Kırgınlıklar boy göstermiş, hüzün kapısını çalmıştı. Yine de aşk, acılarının üstesinden gelmesini sağlıyordu. Sırtını dayadığı kapı sağlamdı. Elini tutan güçlüydü, izin vermedi düşmesine. Ailesinden kalma sanat galerisinde, sanat eserlerinin varoluş sancısını öğreniyor, yaşadığı aşkla bulandığı acılardan çıkmayı başarıyordu.
Kokteyller, partiler… Eski parkeli evin modern koltuklarında yaşadığı tutkulu sevişmeler sonrası yaşadığı doğum sancısıyla hayatın ne denli hızlı aktığını fark edememişti.
O günkü heyecanları, aşkla tebessüm eden dudak kıvrımlarından anlaşılıyordu. Çekirdek aile olmalarına saatler vardı. Melek, beyaz saten gelinliğiyle perileri andırıyordu. Ayağında vazgeçmediği yüksek ökçeleri, elindeyse bir demet papatya vardı. Sedat da yakışıklı adamdı, uzun boyu, sağlam karakteriyle dağ gibi yanında duruyordu Melek’in. Smokinin içinde prensleri aratmıyor, kumral tenini yeşil gözleri süslüyordu.
Düğünleri de hayatları gibi gösterişli olacaktı. Rüyaları süsleyecekti. Üçü ele ele çıkmışlardı evlerinden. Sedat, minik Buse’yi kucağına alıp öpmüş, Melek’in güzelliğine iltifatlarda bulunmuştu. Buse’de annesi gibi güzel olacaktı, belliydi…
Şoförün açtığı kapılardan bir bir arabaya binmişlerdi. Sedat şoförün yanına, Melek’le Buse de arka koltuğa oturmuşlardı. Buse, babasından dans sözünü kapıvermişti. Annesiyle de pastayı kesecekti. Keyifli sohbetleri Buse’nin tatlı heyecanıyla daha da keyifleniyordu. Girişleri vals ile olacaktı. Bütün misafirleri büyüleyeceklerdi. En azından Buse bundan emindi. Trafik sıkışmış, oldukça yavaş ilerliyordu. Bu durumdan kârlı çıkan Buse olmuştu. O güzel sonbahar günü, sahilde uçurtma uçuranları seyretmeye başlamıştı. Şoföre misafirlerin konağa geldiği, gelin ve damadın beklendiği haberi gelmişti. Otoyola girip trafikten kaçmaya karar verdi. Direksiyonunu hızla sağa kırdı… Tek isteği şerit değiştirmekti. Koca bir mutluluğu yok edeceğini bilemezdi.
Melek hastane odasında gözlerini yalnızlığa açtı. Kaza esnasında kafasını cama çarpmıştı. Görünürde alnına birkaç dikiş atılmıştı. Eş, dost etrafını sardığında neler olduğunu anlayamadı. Başsağlığı dileklerini aldı ama yüreğine koyamadı. Kalabalıktan uzaklaşıp aynaya baktı… ‘‘Kimsin sen?’’ diye fısıldadı. Tek dayanağı nüfus bilgileriydi artık. Adı, evi, işi hepsi silinmişti hafızasından. Melek’i sevenler bir bir anlattılar yaşananları. Sedat’ı, dört yaşındaki kızları Buse’yi… O günü anlattılar, yaşananlar olmasaydı gerçekleşecek düğünlerini.
Doktorlar bu durumun geçici olma ihtimalini söyleseler de aradan geçen onca seneye rağmen geçmemişti. Evindeydi, bahçesinde, elindeki fotoğrafla çimlere çökmüştü. Ne kızını ne de Sedat’la yaşadığı aşkı hatırlayamıyordu. Oysa o, hatırlamak, yaşadığı aşka saygı duymak, evlat acısını, eş acısını yürekten yaşamak istiyordu. Elinde tuttuğu, gözleriyle gördüğü fotoğraftaki aile tablosunda kendisine bir yer bulamıyordu.