OZARK: ÖZGÜRLEŞMEYE ZORLANMAK VE BİR HAYAT TARZINA DÖNÜŞEN TEREDDÜTSÜZ DEVAM ETME TAVRI

Yorum · 1184 Görüntülenme · Okuma Süresi: 22 dakika

"Benim olanı alırım!"

OZARK:

ÖZGÜRLEŞMEYE ZORLANMAK VE BİR HAYAT TARZINA DÖNÜŞEN TEREDDÜTSÜZ DEVAM ETME TAVRI

            Bu metinde, Ozark dizisinin başrolündeki Byrde ailesini ağırlıklı olarak Marty Byrde ve Wendy Byrde üzerinden ele alarak bir okuma ve yorumlama yapmaya çalışacağız. Metin, önce özgürleşmeye zorlanmayı, sonra da bir hayat tarzına dönüşen tereddütsüz devam etme tavrını inceleyeceğimiz şekilde iki bölümden oluşacak. Başlayalım.

  1. ÖZGÜRLEŞMEYE ZORLANMAK

Öncelikle, özgürleşmeye zorlanmak meselesini The Pervert's Guide to Ideology belgeselinden, yani Zizek’ten bir alıntıyla açalım.

“…Özgürlüğe zorlanmalısınız. Refahın ya da herhangi bir şeyin kendiliğindenlik hissine öylece güvenirseniz asla özgür kalamazsınız. Özgürlük acıtır!”

Burada Zizek, esasında çok temel bir şeyden söz ediyor: İnsan hayatındaki zorunluluk faktörü. Nedir, basit bir örnekle, bir yerde yemeksiz, içeceksiz mahsur kalan insan, eğer yaşamaya devam etmek istiyorsa birkaç gün sonra kendi çişini içmek zorunda kalır. Böylece, ölüme karşı kendi çişini içerek özgürleşmiş olur. Nihai sonu, atıyoruz, yemeksiz ve içeceksiz şekilde geçirilmiş iki günün ardında ölmesidir o insanın, doğası gereği böyledir. Ancak o, aklını kullandı, bilgisi vardı ve anlamlı bir iş yaparak kendi çişini içip doğanın belirleyiciliğini geriletmiş, yani özgürleşmiş oldu. Niye böyle iğrenç bir örnek seçtik? Zizek’i anlamak ve anlatabilmek için. Özgürleşti bu örnekteki kahramanımız ve onun özgürleşmesi acıttı da onu aynı zamanda, çişini içti zavallı. Bu, hayatın her alanı için geçerli bir durumdur ve insan, genelde, ölmüyor da sürünüyorsa aslında özgürleşmenin gerekli doğal koşullarından yoksun demektir. Sizleri hiçbir zenginleşme ya da ihya olma umudunuz olmamasına rağmen özgürleşeceğinize uzlaşmaya yönelten, yani her sabah işe götüren şey bu sürünmedir işte. Maaşınız yarıya inseydi ve mesai saatiniz iki katına çıksaydı, siz, özgürleşmeye biraz daha zorlanmış olurdunuz. Şimdi diziden devam edelim.

Marty Byrde, ortaklarıyla birlikte uyuşturucu kartelinin parasını aklamaktadır. Herif işini düzgün yapmaktadır; çalmamaktadır kartelden, kendisinden ne isteniyorsa onu harfiyen yerine getiren tam bir asker, ruhsuz, sayısalcı bir inektir. Ne var ki ortakları olacak adamlar kartelin parasını çalmışlardır ve kartel bu elemanları Marty Byrde’ün gözü önünde infaz etmiştir. Sıra Marty’ye geldiğinde ise Marty, Ozark konusunu açıp kartelin adamını ikna etmiştir. Ozark, bir para aklama cennetine dönüştürülebilecek potansiyele sahiptir. Kartel, ikna olmuştur. Kentli, sayısalcı, inek Marty, artık, hakkında hiçbir fikri olmadığı Ozark adlı taşraya gitmek, orada hemen hem gerçek hem de argodaki anlamıyla “şirket”i kurmak ve kartelin parasını aklamaya başlayıp rüştünü ispat etmek ZORUNDADIR. Buna, “öl ya da akla” durumu diyebiliriz dizi özelinde. İşte bu, bir insanın özgürleşmeye mecbur bırakılması için gerekli koşulların oluşmasıdır. Marty, ölümle değil de sürünmekle tehdit edilseydi eve gelip ağlayacaktı belki de. Eşi karalar bağlayacaktı, Byrde ailesi yazgıcı kölelere dönüşmenin ilk adımını atmış olacaktı. Çünkü sürünmek de bir konfordur, bu konfora bile tutunur insan, kölelik yazgısını ağlaya ağlaya da olsa kabul ederek yapar bunu. Devam edelim ve Marty Byrde başta olmak üzere Byrde ailesinin özgürleşme serüveninin detaylarını inceleyelim.

Marty ve ailesi, hemen toplanıp Ozark’a doğru hareket ederler ve yanlarında da sanıyorum aklanması gereken yedi milyon dolar gibi “keş” para bulunmaktadır; paralar bavullardadır. Bu noktadan sonra her şeyi tahakküm ve özgürleşme açısından ele alacağız. Byrde çiftinin üzerinde tahakküm kuran ilk etmen, çocuklarıdır. Olayı çocuklara çaktırmamanın baskısı altındadır ikili. “Aman çocuklara bir şey çaktırmayalım” endişesi, insanın somut olmasa da soyut bir tahakküm ilişkisi altında yaşamasıdır. Şuradan kurabiliriz: Sözgelimi, karşıdan karşıya geçtiğiniz bir gün bir araba size çarpmışsa ve olay sizde karşıdan karşıya geçme korkusu yaratmışsa, siz, artık özgür değilsinizdir. Çünkü o korku, sizi belirliyordur, size karşıdan karşıya geçmeyi erteletiyor ya da sizi yolun tamamen boşalması için bekletiyordur. Bu da bir tahakkümdür. Devam edelim. Çocuklara çaktırmama çabası, Byrde çiftini etkisi altına alan ilk tahakküm ilişkisi oluyor. Ancak, sonra anlaşılıyor ki çocuklar durumun vahametini bilmedikleri için gevşekçe davranıyorlar. Bu gevşekliğin sonucunda Ruth Langmore karakteri para dolu bavullardan birini çalıyor. Gerisini hızlı hızlı geçeceğim: Çocukların durumun vahametini kavramaması Byrde ailesinin ölüme sürüklenmesi riskini doğurduğu için Byrde çifti “çocuklar duymasın” endişesi karşısında özgürleşmek zorunda kalıyorlar ve özgürleşiyorlar. Özgürlük, acıtıyor. Çocuklarından kalay yemeleri bir yana, Charlotte adındaki kahrolası cimcime anasıyla babasına isimleriyle falan hitap ederek trip atıyor. Bu özgürleşmenin bedeli sadece böyle saçma gerilimler değil; LANGMORE’larla karşı karşıya gelme de bir bedel, yani yeni bir tahakküm ilişkisi doğuyor o gevşeklikten ve özgürleşmeden.

Marty’nin asıl ikinci bölümde derinleştireceğimiz tereddütsüz devam etme tarzının ilk örneğini Langmore’larla ilk karşı karşıya gelişte görüyoruz. Karşısında hepsi silahlı olan iki yetişkin, iki ergen erkek ile bir de yetişkin Ruth karakteri var Marty’nin. Normalde kendisi sayısalcı bir inek; silah, şiddet gibi şeylerle işi yok ama özgürleşmek zorunda, Langmore tahakkümünü kıramaması ölüm demek zaten onun için. Devlet Bahçeli’nin tabiriyle “metruk” bir yapıdan içeri silahsız şekilde giriyor, elemanlarla yüzleşiyor. 20.000 Dolar civarında bir parayı adamlara verip paranın geri kalanını almayı başarıyor. Sözleriyle ve ikna kabiliyetiyle ve gözü kara davranmaktan başka seçeneği olmadığı için gözü karalığıyla özgürleşiyor Marty. Langmore’ların tahakkümünü kırıyor.

İlerleyen süreçte, Ruth’u yanına alıyor ancak geri adım atmıyor, bu çok önemli. Bulaşıkçı olarak işe alıyor kızı. Eğer geri adım atsaydı ve taviz vererek sözgelimi ona haraç falan vermeye kalksaydı, daha önce “kellesini” ortaya koyarak kazandığı özgürlüğünü geriletmiş olacak, esir hayatı yaşayacaktı. Ruth’un “öterim” tehditlerini akıllıca bir hamleyle, Ruth’a bir bankaya para attırarak kırıyor: “Kamera seni çekti, ben yakalanırsam sen de kartele para aklamada yardım suçundan ipe gidersin.” minvalinde bir şey diyor. Evet, hızlıca devam edelim.

Marty, sırasıyla, önce Langmore’larla karşı karşıya geliyor ve bu sülalenin üzerinde kurduğu tahakkümü kırarak onlara karşı özgürleşiyor. Sonra şerif biraz yokluyor, onu da vergi üzerinden sindiriyor. Ardından Darlene ve Jacob Snell denen yerli, zengin, aslında “tekel” hâline gelmiş yaratıklarla karşı karşıya geliyor. Yine şiddete başvurmadan, kartelle Snell’ler arasında bir anlaşmanın zeminini yaratarak Snell’lerin üzerindeki tahakkümünü kırıp onlara karşı özgürleşiyor. Snell’lerin işini yapan bar sahibi de göt altına gidiyor bu esnada ve Marty, striptiz kulübünü ele geçiriyor. Böylece, “sistem”in simgesi olan kartele istediğini vererek kartelin kendisiyle ilgili belirleyiciliğini geriletmeyi başarıyor. Tam da şimdi “belirleyiciliği geriletmek” ifadesini somutlaştıralım. Yüzeysel ve kurgu bir örnek: Babamızdan haçlık aldığımız öğrencilik yıllarında ailemizin üzerimizdeki belirleyici rolü çok yüksekti. Sonra, üniversitenin üçüncü yılında gidip bir işe girdik, yarı zamanlı çalışıyor, haçlığımızı kendimiz kazanmaya başladık. Ne oldu? Ailenizin belirleyiciliğini geriletmiş olduk. Artık, iş çıkışı bir bara gidip beş tane bira gömdükten sonra eve gece ikide gelebilirsiniz. Size kimse bir şey diyemez bu konuda. Çünkü kendi paranızı yiyorsunuz. İşte bu, bir insanın, onu belirleyen şeyi geriletmesidir. Aileniz yine size karışır, yine onların evinde onların kurallarına göre oynamak zorundasınızdır ama çalışıp da para kazandığınız an itibarıyla siz eve kaçta isterseniz o zaman gelebilme özgürlüğünü kazanır, yani belirleyiciliği geriletirsiniz. Öncesinde kaçta geleceğinizi de onlar belirliyordu çünkü. Evet, bu bilgiler ışığında, kartel, sistem gibidir gerçekten. Sistem sizden hiç tartışmasız şekilde çok ama çok güçlüdür. Sözgelimi iyi bir üniversiteyi kazanmanız, size sizden daha güçlü olan sistemde biraz konfor bahşeder, siz o sınavı kazanarak sistemin belirleyiciliğini geriletmiş olursunuz. Kazanmasaydınız, dilencilikti sonunuz; kazandınız, bitmeyen mesaiyle zamanınızın gasp edilmesine razı oldunuz ve böylece aslında dilenci olmamayı kazandınız. Aramızdaki acı çocukları hemen Türkiye’nin boktan şartları üzerinden dram yaratmasınlar vallahi sınıftan atarım hepinizi. Burada olayı anlatıyoruz, bırakın ajitasyonu, olaya odaklanın, evet, devam edelim.

Sonuçta, Marty ve ona sonradan katılan Wendy ile kartel arasındaki ilişki, sistemle insan arasındaki ilişki gibidir. Niye yedi yaşınızdan başlayarak sonsuza uzanan bir süre boyunca okula gittiniz? Niye işe gidiyorsunuz? Niye emeklilik planı falan yapıyorsunuz? Hepsi, sistemin kılıcını gördüğünüz için. Evet, eğitim, kariyer gibi adlar da veriliyor ama özde, bir köşede bir hiç olarak ölmemek için çabalıyorsunuz. Bu açıdan bakıldığında, dizideki Snell ailesi, sizin iş bulma, iş yaratma serüveninizde kırmak zorunda olduğunuz tahakküm ilişkisinin bir simgesidir; Snell, bakan düzeyinde bir torpile ulaşıp onu bulmanız, böylece torpilsizliğin üzerinizdeki tahakkümünü kırmanızdır. Kırarsınız da ne olur? Sistem size biraz daha hayat bahşeder, hepsi budur. Dizide de aynısı olmaktadır. Sonuçta, Marty, özgürleşmeye zorlandığı için özgürleşerek kartelden parça parça almıştır kendisinin ve ailesinin hayatını. Şu çok önemli: Özgürleşebildiği ölçüde hayat satın alabilmiştir Byrde’ler. Sözgelimi Langmore’lar onların serüvenindeki en ufak engeldir, diğerlerine oranla düşük yüzdeli bir özgürleşmedir ve o oranda da hayat kazanabilmiştir Marty Byrde. Snell’leri ve karteli ikna ederek giriştikleri casino olayı ise yüzde olarak büyük bir özgürleşmedir ve onun karşılığında adamlar bildiğin kartelin ortakları gibi olmuşlardır. Hayat da böyledir. Neyi görüyoruz: İnsan, özgürleşebildiği oranda hayatını kazanır; başka bir deyişle, özgürleşebildiği ölçüde insandır.

Ve özgürlük acıtır. Nerededir bu acı? Dizideki pederin karısının ölümündedir. Sonra pederin kendisi de ölecektir. Byrde’lerin eline kan bulaşmıştır. Langmore kardeşlerin hepsi ölür yine. Casino uğruna şu mekânlarını vermek istemeyen yaşlı çiftin arası bozulur ve herif karısını yanlışlıkla da olsa öldürür. Gelinen noktada, evin küçük çocuğu, Jonah Byrde, para aklama teknikleri falan çalışmaktadır, yani suçu normal kabul eder noktadadır. Acıdır bunlar. Daha iyi anlamak için, kartelin avukatı Helen Pierce’in kızıyla Byrde’lerin çocukları arasındaki farka bakmak yeterlidir. Helen’in kahrolası kızı normal bir ergendir. Bizim Johan ile Charlotte ise yaşıtlarına olayı çaktırmamak için bir ebeveyn gibi takılmaktadır. Zaten üçüncü sezonda ortaya çıkan, Wendy Byrde’in erkek kardeşi bu konuda şu minvalde bir şey söyler: “Çocuklar, babalarını kartelin kaçırmasına şaşırmadılar.” İlerleyen süreçte Wendy, kardeşini infaz etmeleri için kartele yerini söyleyecek kadar ileri gitmiştir, özgürlük bu denli acıtır işte. Hayatta da böyledir, özgürlük acıtır. Kendi kendisine gelmez. Zorlanmanız gerekir. Siya Siyabend’le ilgili meşhur belgeselde, grup elemanlarından birisi bir insanın kafasını taşa koyup uyumak zorunda kalmasıyla ilgili çok dokunaklı bir şey söyler; kafanı o taşa koyunca anlarsın gibi bir vurgu yapar. Bizim metnimize uyarladığımızda, anasından babasından bıkan yirmi yaşındaki işsiz öğrenci ailesine karşı özgürleşmeye karar verip de evi terk ettiğinde özgürleşir elbette ve kafasını taşa koyduğunda anlar özgürlüğün acısını.

Bir bütün olarak Marty ve Wendy Byrde, üçüncü sezonun sonu itibarıyla üzerlerinde tahakküm kuran her şeye ve herkese karşı özgürleşmişler, bu ölçüde de hayat kazanmışlardır. Üçüncü sezonun finalinde, kartel, Helen Pierce’ı öldürmüş ve yola Byrde’lerle devam etme kararı almıştır. Bu bölümü sonlandırmadan önce olayı tekrar hayata uyarlayalım. Can telaşıyla mücadeleye başlamaz, âdeta girişirsiniz, birçok şey yaparsınız ancak sistem sürekli bastırdığından siz dönüp de neler yaptığınıza şöyle alıcı gözle bakma imkânı bulamazsınız. Bu anlamda, sevgili hocamız Kadir Cangızbay’ın 2014 yılında Hacettepe Üniversitesi’ndeki konferansının girişinde söylediği sözler dokunaklıdır: “Tüm bunları ben mi yaptım, ne zaman yaptım, inanın bilmiyorum.” Onu sahneye çağıracak olan sunucu bunu yapmadan önce adamın hayatının özetini, eserlerini, yaptığı işleri sayınca ki bu sayılanlar aslında devede kulak bile değildir, herif şaşırmıştı. O an, onun, yetmiş yıllık hayatına şöyle bir baktığı andı ve herif “Tüm bunları ne ara yaptım ben?” şaşkınlığını bizlerle o müthiş doğallığıyla paylaşmıştı. Byrde’ler de can telaşıyla olmazı oldurdular, Ozark’ı fethetti adamlar ama savaşmaya devam ediyorlar; sistem denen şey işte böyle korkunç bir şeydir. Şimdi, ikinci bölüme geçelim.

  1. BİR HAYAT TARZINA DÖNÜŞEN TEREDDÜTSÜZ DEVAM ETME TAVRI

Marty Byrde, karısı tarafından aldatılan bir adam. Elinde eşinin videosu var, herif belirsiz aralıklarla bu videoyu izleyip duruyor ama bir yerden sonra bu konuyu aşıp eşiyle yoldaş hukukunu benimsiyor; ilk bakışta kendisi için “pragmatik” nitelemesi yapabiliriz ama kazın ayağı tam olarak böyle değil, ileride açacağız, devam edelim. Yine Marty, Ruth denen kızın asla güvenilmeyecek bir suç makinesi olduğunu biliyor ama onu önce bulaşıkçı olarak işe alıyor, ardından “çöktüğü” striptiz kulübün bir numaralı sorumlusu yapıyor. Benzer şekilde, yatırımcılığını üstlendiği beach club tarzı yerin sahibi Rachel onun defterlerini karıştırıp sorun yaratıyor, sonra parasını çalıp ortadan kayboluyor ama Marty onunla birlikte hareket etmeye devam ediyor. Marty, birlikte olduğu kimseye güvenmemesi gerektiğini bilmesine rağmen bunları pragmatik olduğundan mı yapıyor? Hayır, Marty, önceliğini çoktan belirlemiş ve “güven ilişkisi kurmak” onun önceliği değil. Öyle ince bir ip üzerinde yürüyor ki bu durum onu emri veren ve arkasına bakmayan bir kumandan/yönetmen olmaya mecbur bırakıyor. Marty, işi ne ise onu yapmaya tereddütsüzce devam etmesi gerektiğini oturtmuş bir adam. Bu noktada, birisinden bir şey istedikten sonra çantasını alıp arkasına bile bakmadan uzaklaşması hem mizahi hem de hoş bir detaydır. Ruth’a “Striptiz kulübün işlerini yürütebilir misin?” diye soruyor. “Yürütürüm.” diyor Ruth. “Tamam, senindir.” deyip uzaklaşıyor adam. Ha ha. Bu, bir bombayı bir insana verip arkanıza bile bakmadan gitmenizdir. Şimdi bu tutumun ne kadar cesur bir tutum olduğunu daha iyi oturtmak için onu hayata uyarlayalım. Sevgili kardeşimi, sanıyorum on üç ya da on dört yaşındayken dershaneye yazdırmıştık. Herifin tek başına Kızılay’a gidip gelmesi gerekliliğine bütün aile acıyla boyun eğmiştik. Biz para aklamıyorduk, peşimizde kartel falan yoktu ama buna rağmen herife sadece otobüse binip dershaneye gitmesi, sonra da yine otobüse binip eve gelmesi inisiyatifini vermekte aşırı bir güçlük çekmiştik. Marty, tam da hayattaki tezadın bir gereği olarak en küçük hatada ipe gideceğini bildiği için ilişki kurduğu herkese sonsuz bir güven duygusu bahşederek oyunu kuruyor. Böylece, aslında herkesi oyuna ustaca dâhil etmiş oluyor. Bir noktadan sonra, karısı ve Ruth başta olmak üzere iş yaptığı herkes en küçük hatada kendilerinin hayatının da sonlanacağı bir durumda olduklarını hissediyorlar. Bunu öngörmek, çok zekicedir. Diğer yandan Marty Byrde, devam edebilmeyi kazanıyor bu tutumuyla. İş bölümü yapıp arkasına bakmıyor ve böylece günümüzde çoğu insanın aptalca yaşadığı tıkanıklıkları yaşamıyor.

Nedir? Birisine bir iş verirsiniz, sonra da oturup işi emanet ettiğiniz adamın/kadının o işin üstesinden gelip gelemeyeceğine dair bir endişe duyar ya da ilkinden daha aptalca bir şekilde denetleme vaktini beklemekle oyalanırsınız. “Acaba?” sorusu olur sizin işiniz, vaktinizi buna harcarsınız. Böyle bir aptallığa kapılmaktansa işi kendinizin yapması daha iyidir ama meseleyi fark etmezsiniz. Marty ne yapıyor? Ruth’a striptiz kulübü emanet edip bu konuda hiçbir endişe duymadan işin diğer ayaklarındaki kısımlara el atıyor, herif devam edebilmeyi böyle kazanıyor işte. Wendy gidip siyasetçilerle kulis yaparken o hemen koşup birkaç yüz bin dolar daha aklıyor. Sonuçta, sadece iş odaklı, sadece ne olursa olsun devam etmeyi başından kabul etmiş bir profil çıkıyor karşımıza. Marty’de bu durum o kadar güçlü ki bir yerden sonra herifin kafası da devam edebilme üzerine çalışıyor. Ne sorun çıkarsa çıksın onları kendisini devam etmekten alıkoymayacak şekilde nasıl çözebileceğine “basıyor” kafası bir tek. İşte olayın en hoş noktası budur: İnsanı bitiren şeyler, sorunlar ya da yıkımlar değildir aslında. Durmaktır. Serüveninizin ortasında önünüze çıkan engellerin sizi bağlamdan kopartması, atalete sürüklemesidir. Çok ama çok önemlidir bu. Hemen basit bir kurgu yapalım: Birbirini seven iki insan, haydi evlenelim, daha mutlu olalım, iki de çocuk yapıp kendimizi o çocukların geleceğine adayalım der. Yola bu amaçla çıkar. Sonra tabii işler değişir ve bu iki insan bağlamdan kopar. Bir anda, örneğin eşinin kredi kartı harcamalarına canı sıkılan taraf sırf ibneliğine maaşının yarısını gidip bir oyun setine gömer. Öyle göte böyle yarrak der. Ha ha. Bunu gören eşi, madem öyle, bir bilezik patlatayım, altta kalmayayım hamlesini yapar. Gerisini yazmaya gerek yok, sonuçta insanların çok ama çok büyük çoğunluğu hem ilişkilerde hem de hayatta bağlamdan kopup boka saplanırlar. Marty, bağlamdan kopmuyor, işte bu herifin yüceliği budur. Marty, aldatılmış, ölümden dönmüş, sürekli sorunlarla uğraşan, güvendiği dağlara kar yağan bir adam ama herif bağlamdan kopmuyor. Devam etmekten başka hiçbir şeyi düşünmemeyi başarıyor. Bu, kolay bir şey değildir. Eşinizin pornosunu izledikten sonra ekranı kapatıp hiçbir şey olmamış gibi işe gidebilmeyi tahayyül edin, Marty, böyle dirayetli bir adam. Dizideki mevzuları, hayatla bağdaştırarak düşünün, eşinin pompa videosunun hayattaki karşılığı sözgelimi kumara meyyal bir babadır. Zihninizi sürekli meşgul eden bu detay yüzünden siz atalete kapılır, olaya müdahil olduğunuzda da büyük ihtimalle bağlamdan koparsınız: “Emekli maaşı kartına çökeyim de görelim bakalım bir daha hangi parayla kumar oynayacak!” ya da “Evi annemin üzerine yapayım da bakalım elden giden arsa gibi evi ipotek gösterebilecek mi?” bokuna battığınız anda yola çıkış amacınız buharlaşır. Evet, şimdi diziye dönelim.

Marty Byrde, neye elini atsa öncesinde hep ret yiyen bir adam. Şu allahın cezası soyka Rachel bile ilk etapta adamı kovuyor. Ancak Marty, devam etmekten başka hiçbir şeyi düşünmediği, kafasını bir tek buna çalıştırmayı başardığı ve devam etmekten başka hiçbir şeye odaklanmama kararlılığını sürdürebildiği için suratının ortasına yumruk yemek de dâhil birçok şeyi göze alıp istediğini elde ediyor. Casino olayı sürekli yatacak gibi oluyor örneğin, hep bir sorun çıkıyor ama Marty sanki bir sorun çıkmayacakmış gibi casino ile ilgili ön çalışmalar ne ise onları yapmaya devam ediyor. Striptiz kulübün ilk sahibi Marty’yi resmen kovalıyor ama Marty devam etmekten başka hiçbir şeyi umursamadığı için illegal yollardan da olsa o kulübe çöküyor. Önce Ruth’u, sonra Rachel’ı, ardından eşini, çocuklarını, Snell’leri, en başta da tabii karteli tavlamayı başarıyor adam. Bu tavlama olayı kendisini sürekli yeniden üreten bir şekilde gerçekleşiyor. Ruth bir ton trip atıyor örneğin ama Marty onu her seferinde tavlıyor. Karısı arada bir kontrolünü yitiriyor, Marty, tereddütsüz devam etme kararlılığını oturttuğu yüzüyle ve tavırlarıyla olayı çözüyor. Snell’ler saçmalıyor, Marty arabasına atlayıp çiftliğe giderek olayı tatlıya bağlıyor ve benzer birçok şey... The Smiths ile Motörhead arasındaki farkı tam da burada ortaya koyabiliriz: The Smiths, “So please, please, please / Let me, let me, let me / Let me get what I want / This time”, yani “allah kitap aşkına, kundaktaki bebe aşkına, nolur, nolur, nolur istediğimi almama izin ver” diye ağlar. Ulu önder Lemmy Kilmister, yani Motörhead ise “Benim olanı alırım!” der ve alır. Marty de devam etmeye o kadar odaklı ki istediğini gidip alıyor, ağlamıyor. Hoşluk nerede? Herifin Fatih Terim gibi bir hırs ve sinir küpü olmamasında; Marty, sessizce ilerler, yapısı o onun. Tehlikeli değil, sert ya da dominant hiç değil; öyle ki pederi vurmak zorunda kaldığında olayın etkisinden kurtulamayan, uyuyamayan, Rus roman çevirilerinde sıkça karşılaştığımız bir ifadeyle “handiyse” savrulan bir adam. Marty tam da bu nedenle gücünü dominantlığından, silahından değil, odağından alıyor, tereddütsüz devam etme tavrından. Hayatta da böyledir: Siz, kartelle işe girince hemen kendinize silah alıp onu bunu vurmak yönünde strateji çizersiniz. Evet, iş görür belki bu ama her gün düzenli uyumak, sağlıklı düşünmek silahtan daha etkilidir. Bize daha yakın bir örnek: İnsan, bazen çok boktan bir süreçten geçer. Ne bileyim, yakınlarınızdan birisi ölmüştür, sevgiliniz başka birine gönlünü kaptırmıştır, kardeşiniz hayatını riske atan şeylerin pençesindedir; böyle anlarda savaşa girecek olan kişi en temel şeyleri değil de konuyla ilgili aksiyon aldığında ona lazım olan şeyleri düşünme hatası yapar. Oysa bir savaşçı, savaşa giriyorsa, önce işe kendi hayatını düzeltmekle başlamalıdır. Şu abartı değil: Savaşa giriyorsanız, ilk yapmanız gereken şeylerden biri, gece yemek yeme olayını bitirmenizdir örneğin. Yani, önce sağlam bir savaşçıya dönüşün, sonra savaşa girin. Marty’nin tereddütsüz devam etmeyi ilk ve tek hedef olarak belirlemesi, böylesine isabetli bir tercih yapması, ona önündeki engelleri tek tek indirebilme alanı açıyor; bir savaşçının, her şeyden önce kendi hayatını düzene koyması gerekliliği gibi. Bu noktada, Yalçın Küçük’ün şu aforizmasını anımsayalım: “Aşk, bilim ve devrim, ayrıntıdadır.” Marty, para aklamaktan çok para aklamaya devam edebilmeyi öncelediği için ayakta kalabildi. Onun şahsi devrimindeki ve savaşındaki “ayrıntı” buydu.

Marty’nin, aslında Marty karakterini canlandıran oyuncu Jason Bateman’in muhteşem oynadığı o “başka sorun yoksa ben gidiyorum” umursamazlığının yerleştiği yüz ifadesine de bir parantez açmak gerekiyor. Örneğin Ruth, bir ara Marty’ye gelip zam, daha fazla inisiyatif ve benzeri şeyleri istiyor. Normalde bekliyoruz ki bunlar oturup bir toplantı yapacaklar, uzun uzun tartışacaklar. Daha doğrusu, Ruth böyle bir şeyi bekliyor. Ancak yaşanan ne? Marty, Ruth’u önce başından savıyor, “Sonra.” diyor. Ardından işi ne ise onu halledip ilk uygun anda Ruth’la ayaküstü konuşuyor. Ruth taleplerini söylüyor, Marty hepsine tamam diyor ve “Başka?” diye soruyor. İki dakikalık bir muhabbetle olay bitiyor ve Marty arkasına bakmadan yine gidiyor. Ha ha. O yüz ifadesiyle böyle şeyler yapması da bize yine ve yeniden sadece ve sadece devam etmeye odaklanmış, savrulmayan, bağlamdan kopmayan bir adam imajını veriyor. Yanındakileri yönetme biçimindeki hız, onlara da devam etmekten başka şans bırakmıyor. Herife tâbi oluyorsunuz, bir dakika içinde istediğiniz her şeyi size veren bir adam var karşınızda, zaman kaybetmeden işe dönüyorsunuz bu yüzden. Marty’nin kurduğu çark işte böyle işliyor.

Bir parantez de Wendy’ye açalım. Wendy, “Senin gibileri çok gördük.” ya da “Sen bunları külahıma anlat.” stratejisiyle savaşan bir kadın. Siyaseti iyi biliyor, Obama’nın seçim kampanyasında çalışmanın getirdiği bir tecrübeye sahip. Siyasetin göbeğindeki dallamaların doğrudan değil de dolaylı konuşmalarındaki anlamı hemen seziyor. O da Marty gibi imkânsıza inanmıyor. O da istediğini almak için ağlamayan, gidip alan bir karakter. Sonuçta, topyekûn bir mücadeleyi, savaşı, iki insanın nasıl iki yoldaşa dönüştüğünü izliyoruz ve bu savaşın merkezinde tereddütsüz devam etme tutumunu görüyoruz; “Devam edememek eşittir ölüm” olayını net şekilde oturtmuş iki insanı. Bir noktadan sonra bu tavır bir hayat tarzına dönüşüyor kaçınılmaz olarak. En önemli şeylerden birisi de buradadır: Ozark örneğinde, biz, iyi bir tavrın tarza dönüşüşünü izledik. Ancak hayatta çoğu zaman tam tersi geçerlidir. En büyük tehlikelerden biri, bir ara bir saçmalık yüzünden savrulduğunuz biçimin zamanla sizin hayat tarzınıza dönüşmesidir. Kötü bir olay yaşadınız ve birkaç hafta içip sıçacağım dediniz. Eğer dikkatli olmazsanız o içip sıçma olayı sizin hayat tarzınıza dönüşür. Her ne yapıyorsanız yapın, herhangi bir şeyi belli bir süre sürekli yaptığınız zaman o şey sizin hayatınız olur. Kızlar, neden ilişkinin ilk üç ayında olayın derinleşmesine dair tereddüde kapılırlar genelde? Çünkü size alışmanın bedelleri vardır, siz bir biçimsiniz onun için, doğru musunuz değil misiniz, ondan tereddüt ederler. Devam edelim diziden: Ozark’ta, tereddütsüz devam etme tutumu zamanla Byrde ailesinin hayat tarzına dönüşüyor. Bu hayat tarzına dönüşen tutum, gerçek hayatta da çok önemlidir. İçinde bulunduğumuz sistem, aslında bir yangın yerinde yaşamamız anlamına gelmektedir. Siz hissetmeseniz de bu böyledir. Çoğu insan, sistemin ustaca kurguladığı yığınla kötü uyarıcıyla (tehditle, terörle ve şantajla) felç olur. Sadece zorunluluktan yapar çoğu şeyi, işe gider işte, okula gider, düğünlerde kurtlarımı dökeyim diye halay çeker, vb. Oysa hepsinin bir bağlamı vardı başta, bir yolu, bir serüveni. Her yaşamın başında bir hülya vardı. İşte bu düşün gerçeğe dönüşüp dönüşmeyeceği hususundaki en belirleyici şey, ancak ve ancak, her yer yanarken sizin tereddütsüzce devam edip etmediğinizdir. Burada, bireysel çabayı öne sürmüyorum; sadece devam etmekten bahsediyorum. Devam etmeniz için size adam lazımsa Marty gibi örgütlenirsiniz, eşinizi, Ruth gibi bir suçluyu, Rachel gibi bir ispiyoncuyu alırsınız yanınıza gerekirse. Tek yürüyecekseniz, tek yürürsünüz. Ve gerçek anlamda değil, simgesel anlamda, birisinin ya da birilerinin ölmesi gerekiyorsa, o en yakınınız olsa bile, öldürürsünüz. Biz Ozark’ta sistemle insan arasındaki ilişkiyi ve Byrde ailesiyle de bir biçimi izler, etüt ederiz. Bu anlamda çok güzel bir iştir Ozark. Hangi dizi en birinci aptallığına kurban edilemeyecek kadar değerli ve öğreticidir.

Evet, devam etmek zorunda olduğumuz bir noktadayız, öyleyse devam edeceğiz diyerek bitirelim.  

 

Yorum