‘‘Hayat, siyah bir resim kâğıdına benziyor, farklı renklerse hayatı güzelleştirmek için var!’’
Merhabalar Ataman Bey, öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Sizi merak edenlere kendinizi kısaca nasıl anlatırsınız? Kimdir Ataman Edirne?
Rica ederim, ben de bu röportaj için heyecanlıyım. Ben 1968 yılında İstanbul'da doğdum. On yaşında İstanbul Belediye Konservatuarı keman bölümünü kazanarak harika çocuk seçildim. Fakat birtakım sıkıntılar yüzünden gidemedim konservatuara. İstanbul Üniversitesi Avrupa Topluluğu bölümünden mezun oldum. Ardından Goethe Üniversitesi’nde Sanat Tarihi okudum. Son on dört yıldır da Almanya, Frankfurt’ta yaşıyorum.
Resimlerinize hayran biri olarak merak ediyorum; yaptığınız işi nasıl tanımlarsınız?
Yaptığım iş aslında gerçek hayatın hiç de göründüğü gibi olmadığını yansıtıyor. Farklı şekillerde tezahür eden olayları, kendi bakış açımdan yansıtmaya çalışıyorum. Bir mimiğin gerçeğe yakın olması mükemmel olmasından çok daha değerli benim için. Çünkü hayatta hiçbir şeyin mükemmel olamayacağına inanıyorum. Öyle ki hiçbir şey bu kavrama yaklaşamayacak derecede uzak benim için.

Resimleriniz hakkında genelde nasıl eleştiriler alıyorsunuz?
Çok ilginç ama benim resimlerim çok karamsar, karanlık ve umutsuz olarak değerlendiriliyor başka insanlar tarafından. Bu bakış açısı benim kesinlikle katılmadığım bir perspektif aslında. Elbette insanların dışarıdan bir gözle bakarak yaptıkları yorum çok kıymetli ama ben umutsuz ya da karanlık resimler yaptığımı düşünmüyorum. Aksine, siyah resim kâğıdı kullanarak hayatın simsiyah olduğunu kabul ediyor ve bunu biraz renklendirmeye çalışıyorum. Şimdi siz sorunca biraz daha detaylı düşünme fırsatı yakaladım. Umutsuz bir tarafım var herkes gibi fakat umutsuzluğu kabul etmiyor, renklerle oynayarak bu durumu güzelleştirmeye çalışıyorum sanırım.
‘‘Karamsarlıkla gerçeklik kavramları arasında çok büyük bir fark var. Bana göre insanların bunu karıştırmaması gerekiyor!’’
Gerçek kavramını, insanların yeterince görmediğini mi düşünüyorsunuz?
Bence yalnızca kendi gerçekliklerini görüyorlar. Benim için güzel ya da çirkinden ziyade gerçeklik ön planda. Hayatımın her noktasında da buna önem verdim. Gerçek bir hayat yaşamak, gerçekleri duymak ve görmek her zaman önemsediğim bir ideoloji oldu.
Harika, çalışmaya başladığınızda kafanızda genelde büyük resim oluşmuş oluyor mu? Yoksa küçücük bir nokta koyuyor ve akışına mı bırakıyorsunuz resimlerinizi?
Belki herkesin çalışma biçimi çok farklıdır ama benim genelde şu şekilde oluyor; Bazen bir portre çizmeye başlıyorum, bir bakıyorum ki arka planda ilginç bir dağ oluşmaya başlamış. Bunu görmeye başladığımda resim bambaşka bir yola girmiş oluyor. Sanatın bütün dallarında olduğu gibi benim resimlerimde de tesadüf kelimesi başrolde! Tesadüflerin her olayın seyrini nefis bir biçimde değiştirdiğine de inanıyorum. Başladığım şey her ne ise sonunda bambaşka bir şeye dönüşüyor. Hayat gibi biraz da. Arkadaşının evine gitmek için otobüse binen insan, planladığı hayatın içinde ilerliyor fakat o yolda başına gelenlerse tamamen tesadüflerin eseri bir hayat yaşadığını gösteriyor insana! Ne kadar ilginç.
Çok etkileyici bir tespit gerçekten.
Evet, elli üç yaşındayım ve bu elli üç yılda yaşadığım deneyimler bana her zaman gerçekliğin ve tesadüfün birbirine görünmeyen iplerle bağlı olduğunu hissettirdi. Irmak bir gerçeklikse görünen; tesadüfi parçaların bir araya gelmesinden başka bir şey değildir benim için.

Çoğunlukla resimlerinizde insanların yüzlerindeki ifade, ‘‘ifadesiz’’ tanımına daha yakın oluyor. Bunun anlamını çok merak ediyorum. Bir de kadın ya da erkek demekte zorlanacağımız türde karakterler var. Bu yorumuma nasıl bir açıklama yapmak istersiniz?
Çok güzel bir bakış açısı yakalamışsınız. Bunun sebebi cinsiyetsiz bir dünya tahayyül etmemle ilgili aslında. Cinsiyetin özgür bir kavram olduğuna inanıyorum. Cinsiyetçiliği ortadan kaldırmayı istiyorum yaptığım resimlerle.
Resimlerinizde ağlamayan ve gülmeyen karakterler var. Onlar bu dünyada yaşadıkları için mi bu kadar donuk ve mimiksizler?
Nefis bir soru. Oldukça düşündürücü…
Tamamen eminim ki söylediğinizde haklısınız. Ben içinde bulunduğum hayattan çok da mutlu olmadığım için böyle resimler ortaya çıkardığımı düşünüyorum.
Bir röportajınızda beyaz değil siyah resim kağıtları kullandığınızı söylemişsiniz. Bunun özel bir sebebi var mı?
Siyah kâğıdın üzerine yapılan resimlerde renkler daha koyu çıkar. Bunu ilk fark ettiğimde çok hoşuma gitmişti. Ardından bu şekilde devam ettim. Aşırı özel bir sebebi yok fakat daha sonra hayat siyah bir resim kâğıdına benziyor diye düşündüm farklı renklerse hayatı güzelleştirmek için var!
Harika. En çok sevdiğiniz ve sizi tanımlayan renk nedir desem?
Kesinlikle açık mavi derim, turkuaza benzeyen mavi. Yeşille mavi karışıkmış gibi görünen mavi… Bana kaçışı hatırlatıyor. Bir kaçış gibi bu renk benim için. Sonsuzluğu hatırlatıyor, sanırım bu yüzden. Denizi, okyanusu, gökyüzünü hatırlatıyor…
Klasik bir soruyla devam edelim. Sizi etkileyen bir isim oldu mu? Bir sanatçı, filozof ya da ressam…
Ukalalık gibi algılanmasın ama çok az insana hayranlık duyuyorum. Bunların başında Emil Nolde, Amedeo Modigliani ve Egon Schiele geliyor.
İlk defa bir şey resmetmeye başladığınız dönemi hatırlıyor musunuz? Neler çiziyordunuz, yine bu tarz mıydı?
Kaset kapakları çiziyordum. Kolaj yapıyordum. Kolajları boyayarak bu dünyanın içine girdim diyebilirim. Ortaya bir şeyler çıktığını gördükçe aldığım haz arttı. Bunu hatırlıyorum.
‘‘İnsanın doğaya dönüşünün tasviri!’’
Çok fazla ülke gezdiğinizi biliyorum. Bir ülkeyi resmetmek isteseydiniz bu hangi ülke olurdu?
Çok güzel soru! Eğer böyle bir şansım olsaydı İzlanda derdim. Evet, dediğiniz gibi birçok ülkeye gittim ama İzlanda’da hissettiğim duygu çok farklıydı. Ben genelde ülkeleri gezerken herkes gibi müzelere gitmekten çok zevk alırdım. İzlanda’da buna gerek kalmadı. Ülke, resmen sanat eseriydi. Bana canlılığımı ve doğaya ait olduğumu hatırlattı. İzlanda’yı bir cümle olarak anlat deseniz; ‘‘İnsanın doğaya dönüşünün tasviri!’’ derdim.
Son olarak Inkweel hakkında neler söylemek istersiniz?
Inkweel’e katılmak çok iyi geldi bana. Tam da aradığım, içinde bulunmak istediğim bir mecra olduğunu gördüm. Hikâye okumayı da çok severim, müzik yapmayı da. Resim dışında bu iki kategori de bana hitap ediyor. İçerikleri de çok sevdim. Kaliteli bir topluluk olduğunu görmek insana kendisini iyi hissettiriyor. Emeği geçen herkese teşekkür ederim.
Hazırlayan: Özlem Çetinkaya