The Graduate: Dış Gebelik

Yorum · 1083 Görüntülenme · Okuma Süresi: 14 dakika

En temel hatalardan biri, değişmekle savrulmayı birbirine karıştırmaktır.

The Graduate: Dış Gebelik

 

The Graduate (aslında “Mezun” anlamına gelen ama Türkçeye nedense “Aşk Mevsimi” olarak çevrilen) filmi, bir savrulmanın filmidir. Onun kült bir film olması ve kült olarak da kalmasının kaçınılmazlığı ise söz konusu savrulmanın her dönemde bir karşılık bulacak kadar evrensel bir problem olmasından ileri gelmektedir. Sanatta olay biraz da budur gerçekten; sağlam bir “bamteli” bulan sanatçı bir de bunu iyi işlerse ortaya ölümsüz bir eser çıkar. Bir sürü örnek sayabiliriz böyle eserlerden ama bence en güzel ve bilenler için olayı kafalarında hemen oturtacak olan örnek Oblomov’dur. Oblomov, hiçbir zaman ölmeyecek bir temanın çok güzel anlatıldığı, yüz yıl sonra bile okuyana keyif verme niteliğine sahip, yazarından daha ünlü bir sanat harikasıdır. Oblomov gibi The Graduate de aynı nedenden ötürü eskimeyecektir. Okumamızı yapmaya başlamadan önce savrulma ile dış gebelik arasındaki bağlantıyı açmamız gerekiyor.

Dış gebelik, sadece oluşma biçimi özelinde mizahi bir olaydır. Spermde de spermin ateşlendiği rahimde de bir sorun yoktur, yani her iki değişken de kalitelidir/sağlıklıdır. Ne var ki bu salak spermler rahme değil de rahim dışında bir yere tutunurlar. Yanlış hedefi vurdukları için dış gebelik yaşanır. Çıkış noktası iyi ve kendisi de azımsanamayacak kadar nitelikli olan ama bombok bir yere savrulan insanın hayatının izleği de dış gebeliğe benzer gerçekten; görüntüde bir sorun yok gibidir ama söz konusu insandan ürün de çıkmamakta, bu nedenle ondan sıradan olmaması beklenirken o her şeyin sonunda sıradan birisi olarak ölmektedir. Filmin hemen başında Ben isimli karakterin duvarındaki dart tahtası bu anlamda çok önemli bir detaydır. O tahtaya bakıldığında Ben’in hedefi on ikiden asla vuramadığı, yanına bile yaklaşamadığı, hep en köşelere isabet ettirdiği, hatta bir mizah ve acı olarak bir tane okun da tahtayı falan aşıp dolaba saplandığı görülmektedir. Bu, akıllara sözlü gibi başlayıp yazılıda karar kılan Hafize Ana ve doksana takacak gibi pozlara girip topu stat dışına gönderen Sabri Sarıoğlu örneklerini getirmektedir. Yani Ben, aslında kumaşı sağlam, nitelikli, zeki ama hedefe varamayan bir çocuktur; onun yazgısı dış gebeliktir. Şimdi okumamızı detaylarla sürdürüp bu savımızı temellendirelim.

Film iki bölümdür: Birinci bölüm Ben’in Mrs. Robinson’u; ikinci bölüm ise Ben’in, Mrs. Robinson’un kızı Elaine’i götürdüğü bölümdür.

       Birinci Bölüm

Bu bölüm bütünüyle Freudyen yaklaşımla çekilmiş, işlenmiştir. Ben’in annesi ile Mrs. Robinson özellikle birbirlerine çok benzeyen iki farklı oyuncu tarafından canlandırılmıştır. Filmi tekrar izlediğinizde dikkat edin, banyo sahnesinde kapıda beliren kadın önce Mrs. Robinson sanılmaktadır ama sonra onun Ben’in annesi olduğu anlaşılmaktadır.  Bunlar tesadüf değildir elbette. Kısaca oidipus kompleksini açalım ve yönetmenin ne anlatmak istediğini anlayalım: Oidipus Kompleksi, annesine âşık olan erkek çocuğunun, annesini her akşam götürdüğüne şahit olduğu babasına beslediği haset ve babayı ortadan kaldırma arzusudur. Baba, Freud’un teorisindeki erkek çocuk için sürekli yaşanan bir aşağılanmanın/ezilmenin simgesidir. Âşık olduğunuz kadını sizin yanınızda her gün götüren bir tane orospu çocuğu vardır, babadır işte bu. Ne var ki çocuk, bir çocuktur ve baba, çocuktan daha güçlüdür. Çocuk, babanın kendisinden daha güçlü olduğunun farkındadır ve ezilmektedir. Devletle yurttaş, patronla işçi, sistemle insan arasındaki ilişki de böyledir. Ben karakteri, alt etmek istediği ama gücünün yetmediği her şeyle kendi babası arasında bir ilişki kurmuş olan çocuktur. Mevzu, Ben’de diğer çocuklara oranla daha derindir. Tam da bu olay anlaşılsın diye filmde babanın baskınlığını her fırsatta vurgulayıp durur yönetmen. Baba, havuzdaki Ben’e üstten, bir insanın bir böceğe baktığı gibi bakar, baba Ben’i bir şebek gibi kullanır, onu dalgıç giysileriyle sahneye atar, çocuk babayla konuşmak ister ama baba siklemez bile onu, bir yerden sonra üniversite konusunda baskı da yapar baba, sert yüzünü gösterir. Bu anlamda en önemli detay ise Ben’e mezuniyet hediyesi olarak verilen arabadır. Bu, bir babanın bir erkek çocuğunu en derin şekliyle ezmesinin ifadesidir, anlamı şudur: “Sana bu penisi ben verdim, vermeyebilirdim, senin iktidarın tamamen benim elimde, sen benim oyuncağımsın, öyleyse ne istersem onu yapacaksın.” Olayı aile içindeki ortamın buğusundan arındırıp daha açıklayıcı bir örnekle şöyle izah edebiliriz: Arkadaşınıza 100 lira borç verirseniz ona sadece 100 lira borç vermiş olursunuz; 100 lira borç vermek yerine arkadaşınıza bir ev alırsanız orada artık siz arkadaşınızı satın almış gibi olursunuz. Ona ev vermeniz arkadaşınızı ezer, onu size tâbi kılar, öyle bir atmosfer oluşur. Sözgelimi herif size kolayca siktiri çekemez. Çok uzağa gitmeyelim, on bin lira bayıldığınız akıllı telefonunuz sizi ele geçirir, tuşluyu ise tribe girip duvara atabilirsiniz. İşte araba detayındaki ezicilik budur. Ben, esir alınmıştır ve babasını aşamamaktadır. O ilk günkü partideki bunalımı tamamen bundandır, baba ile özdeşleştirdiği şeyler çok güçlüdür ve Ben bunlardan kaçamıyordur. Yalnız kalmak istiyorum deyip durması bundandır. Benzer şekilde, havaalanındaki ilk çekimlerde “Hello darkness, my old friend” ile başlayan Sound of Silence şarkısının çalması da bundandır. Ben için eve dönüş demek, “baba” adlı diktatörün daima iktidarda olduğu, çocuğun ise sürekli ezildiğini hissettiği ve diktatöre tâbi olmak zorunda kaldığı bir ülkeye, yani cehenneme dönmek demektir. Böyle bir yıkım ve aşağılanma psikolojisinde Ben’in Mrs. Robinson’u götürmesi, en derininde annesini elde edip babasından intikam almak arzusunun korkakça pratiğe dökülüşüdür. Böylece Ben, savrulmuştur. Çıkış noktası iyidir, erkek olmak istemektedir ama babasının karşısına çıkamayacak kadar korkaktır ve ona bağımlıdır (araba detayı) Ben. Arabanı da sikeyim, seni de sikeyim, düş lan yakamdan diyemediği için savrulmuştur, oku fırlatmıştır ama ok dart tahtasının en ücra köşesine, Mrs. Robinson’a isabet etmiştir. Mrs. Robinson olayını bir savruluş olarak nitelendirmemizin diğer sebepleri ise izleyicilere acemilik gibi sunulan, müthiş bir mizahı olan sahnelerdir. Ben, sürüncemededir otelde. “Anamı babamı utandırmak istemem, onlar bunu hak etmiyor,” demektedir. Otel barından artık sikiş için kapıyı çarpana kadar geçen süre tam anlamıyla “bir siki doğrultamama” süreci olarak sunulmuştur. Ben, bir “delilik” yaptı ve kendince kimselere haber vermeden babaya meydan okudu ama onu bile tam yapamadı aslında. Mrs. Robinson’u siktiği an itibarıyla da savruluşu derinleşmeye başladı, yanlış hedefe doğru fırlayan bir oka benzeyen benliği artık geri dönülemeyecek noktaya kadar ilerledi çünkü.

Mrs. Robinson’la geçen sikiş dolu günler Ben’in sahte özgürleşme süreci olarak okunmalı. Ben savruldu savrulmasına ama bunun farkında değil. Olay gizli kapaklı sürdürülüyor, Ben karakteri Mrs. Robinson’u götürdükçe özgüven kazanıyor, kendi içinde tepesindeki diktatöre “Ben de varım yılanoğlu, senin klasmanındaki kadınları götürüyorum! Artık gavatlık günlerinin sonu geldi, artık gavatlığın tadına sen bakacaksın!” şovu yapıyor. Bu bölümlerde Ben’in yemek yiyen annesiyle babasının suratına kapıyı kapatması detayı sözünü ettiğimiz özgürleşmenin ifadesidir. Evet, görüntüde bir özgürleşme vardır ama tıpkı dış gebelik gibi bu ürün veren bir özgürleşme olmayacaktır, yanılsamayı yaşamaktadır Ben ancak kendisi bunun farkında değildir. İşte savrulma, tam da bu nedenle çok önemli bir konudur. Vecizemizi ortaya atmamızın zamanı geldi: En temel hatalardan biri, değişmekle savrulmayı birbirine karıştırmaktır. Ben, değiştiğini sanmaktadır ama aslında savrulmuştur. Daha anlaşılır ve somut bir örnekle: “Bugüne kadar namusumla para kazandım ama hep de ezildim, bundan sonra ben de rüşvet alacağım, tek keriz ben miyim lan?” diyen insan “Ben artık değiştim!” dese de aslında değişmemiştir, savrulmuştur. Ben’in olayı da budur. Ben, babayı iktidardan indirmeye cesaret edemediği, yani yüreklice babasının karşısına çıkamadığı için çareyi ringde dövemediği rakibinin karısını ayartmakta arayan, yaralanmış onurunu böyle tamir etmeye kalkan aşağılık, kişiliksiz ve toy bir orospu çocuğu gibi savrulmuştur. Bu tip bir özgürleşme zaten özgürleşme değildir, yanılgıdır ve ürün veremez, yani insanın kendi hayatının efendisi olmasına, böylece kendisini gerçekleştirmesine hizmet etmez.

İkinci bölüme geçmeden önce bazı izleyicilerin aklındaki kuşkuyu giderelim: Mrs. Robinson’un Elaine’i bizim Ben’in babasından peydahlamış olabileceği, Elaine’le Ben’in ilişkisine de bu nedenle karşı çıktığı gibi bir çıkarım yapılmış. Hayır, eğer böyle bir şey olsaydı Ben babasına Elaine’le evlenmeye karar verdiğini söylediğinde adam hemen telefona sarılmazdı, o da bilirdi çünkü o kızın Ben’in kardeşi olduğunu. Babada bir duraksama görmediğimize göre bu teori ve kuşku çökmüştür. Mrs. Robinson’un söz konusu evliliğe şiddetle karşı çıkması, kendisinin de Ben’in yazgısına benzer bir yazgının son partisini hâlihazırda yaşıyor olmasıdır. Bu karşı çıkış; sanat okumuş ama sanatla ilgilenememiş, kocasıyla sırf gebe kaldığından evlenmek zorunda kalmış bir insanın çorak da olsa bir toprak bulduğunda onu da diğerleri gibi kaybetmek istememesi, aynı travmayı bir kere daha yaşamaktan kaçmasıdır.

            İkinci Bölüm

Elaine’in sahneye çıkışıyla birlikte biz aslında hem çok hoş hem de çok değerli ve önemli bir gerçeği izleriz. Biz bir yasayı izleriz bu bölümde. Ben, aslında savrulmuştur ama özgürleştiğini sanmaktadır. Tam da bu nedenle bir efendiden (babadan) kurtulup başka bir efendiyi (Mrs. Robinson) iktidara getirmiştir. Mrs. Robinson, Ben’e dikte etmektedir: “Asla kızımı götürmeyeceksin!” Zaten Mrs. Robinson ile Ben arasındaki ilişkide de Mrs. Robinson baskındır. Şimdi bu olaya neden yasa dediğimizi açıklayalım: Hedefi vuramayan ama vurduğunu sanan insan kendisi ne düşünürse düşünsün hüsrana uğrar. Siz, artık namusumla kazanmayacağım, rüşvet yiyeceğim dediğiniz andan itibaren “köleliğinizin” son bulduğunu zannedersiniz ama köle ahlâkınız sizi rüşvet sahasında da domine eder: Köşe başlarını kapan büyük rüşvetçiler hemen yanınıza gelir ve bu sahaya adımını attıysan bizim kurallarımıza göre oynayacaksın, yoksa seni sürdürürüz der. Dolayısıyla köleliğin sadece boyutu ya da iktidardakinin sadece kimliği değişmiştir, kiranızı rahatça ödeyebiliyorsunuzdur ama siz yine de bir kölesinizdir. Ben ile Mrs. Robinson’un ilişkisinde de aynı şey geçerlidir. Elaine’in sahneye çıkışıyla birlikte Ben karakteri “Yıka yıka ilerleyeyim!” küstahlığına savrulur. Ona rüşvet sahasında bir köşe sunmuş olan Mrs. Robinson’u tanımama küstahlığıdır bu. Aynı zamanda savrulan insanın bu savruluşunun günden güne nasıl da hızlı derinleştiğinin izleğidir. Yola çıkış amacı “farklı biri” olmak, özgürleşmektir Ben’in ama ilk savruluşun ardından artık bağlamdan kopmuştur, üzerinde kılıcını sallayan her figürle savaşıp onları alt etmeyi hayat zannetmeye başlamıştır. İşte bu, dış gebelik sürecidir. Sperm, savruluşun bir emri olarak rahim dışında bir yere tutunmaktadır ve bu sürekli tekrar etmektedir. Böylece Ben, Mrs. Robinson’a meydan okur, yine gidip yüreklice yapmaz bunu, aynı kişiliksizlikle aslında söz vermesine rağmen bu sözünü yutar ve Elaine’i ayartır. Bu, savrulan bir insanı artık kendisinin değil, suçun yönetmesinin bir örneğidir. Rüşveti aldığınız an itibarıyla sizi artık suç yönetmeye başlar; yakalanma korkusu, suçun sizi egemenliği altına almasıdır ve siz bir kural olarak bağlamdan koparsınız. Yönetmen, ilk bölümde Ben karakterinin gelişimini tamamladığı için ikinci bölümde olayı hızlandırmıştır. Bizim Türk izleyiciler ise “Abi kızı hemen nasıl ayalardı, yönetmen oraları neden atladı, ne saçma ya,” gibi yorumlarla kendilerini komik duruma düşürmüştür. Devam edelim.

Ben, karşısına Mrs. Robinson’u almıştır ama işler elbette sandığı gibi gitmemiştir. Ortada bir pasta vardır ve bir tane kişiliksiz (Ben) kendi önünde kalan kısma değil hoşuna neresi gidiyorsa oraya çatalını saplamaktadır, sikerler öyle işi. Mrs. Robinson arabada yakalar Ben’i, benim mıntıkama girmeyeceksin demedim mi lan sana der. Bunun üzerine eğer olayı sürdürürse polise (Elaine’e) “öteceğini” söyler. Ben, buna ihtimal vermez ama cevabını alır: “Dene ve gör.” Bunun üzerine böyle durumlarda hiç şaşmayan, psikolojik üstünlüğü elde etme savaşı başlar: “Olayı ilk duyuran kişi olma” kuralıdır bu. Yediğiniz boku muhatabınızın başkasından değil, ilk sizden duyması size her zaman avantaj sağlar. Bu savaşı Ben kazanır ama kendisi toy bir orospu çocuğu, karşısında Mrs. Robinson gibi yılların orospusu var. Onun da hamleleri olacaktır ve kadın hamleyi “Ben bana tecavüz etti.” şeklinde yapar. Nasıl ama? İşte savrulma belası budur. Olay bağlamından kopar, siz bir çarka girersiniz, yola çıkış amacınızı da hedefinizi de unutursunuz. Sistem sizi alır ve kendi köpeğine çevirir. Az önce nakletmeye çalıştığımız aksiyonu bol kısımlarda biz işte bunu izleriz, savruluşu derinleşmiş insanız bağlamdan kopuşunu ve rahme tutunduğunu sanışını. Artık sona gelelim.

Ben, sadece “farklı” birisi olmayı istiyordu ama geldiği noktada sabote etmeye karar verdiği bir düğüne yetişmeye çalışıyor. Sonunda düğünü basıyor. Ben’le hemen hemen aynı burjuva yazgısının kurbanı olan Elaine anasına babasına postayı koyuyor ve seçimini Ben’den yana yapıyor. Haçla kitleyi korkutma sahnesi de çok hoştur. Bir izleyici yorumuna göre vampir filmlerine gönderme yapılıyormuş bu sahnede, öyledir belki ama bence bir anlamı daha var: Burjuva çocuğu, hiçbir şeyi kendi emeğiyle elde etmediği, her işini başkalarının yapmasına ve her şeyin ona gökten inmesine alıştığı için kriz anlarında aklına tüm mücadeleyi yıkabileceği bir araç bulmak gelir. Parasını verip de bir işi yaptıramadığında parayla adam tutar, o adamlara yaptırır işini, aklına çözüm niyetine böyle şeyler gelir. Bu sahnede de burjuvanın gerektiğinde dine bile kolayca sarılışı, onu “kutsallığını” hiçe sayıp ikbali için kullanmaktan çekinmeyişi anlatılır. Burjuva Ben bunu başarır da ve yine bedel ödemeden kurtulur.

Sonunda Ben ile Elaine otobüsün peşinde koşmaktadır. Harika bir detay bu da. Yönetmen bir otobüsün peşinden koşturmuştur kahramanlarını. “O tren çoktan kaçtı!” cümlesindeki tren ne ise otobüs de odur ve bizim iki zengin piçi “o treni” yakalayıp atlar. Normal gebelik sanılan şişkinliğin aslında bir dış gebelik olduğu, spermlerin rahme değil rahmin dışına tutunduğu gerçeği ise yine mükemmel bir anlatımla bütün yolcuların bizimkilere bakması neticesinde ortaya çıkar. Bu, savrulan insanın her şey geride kaldıktan sonra gözlerinin önündeki savaş buğusunun kalkması ve kendi durumunu, gerçeğini fark etmesidir. İki özgürlük savaşçısı burjuva öylesine savrulmuştur ki anaya babaya siktiri çekip evlenmeye adım attıkları an itibarıyla o hiçbir zaman temas etmedikleri halkın içine düşmüştür ve yönetmen ayar tadında müziği yapıştırıp son darbeyi indirmiştir: “Hello darkness, my old friend.” Başka bir deyişle, “Bu normal gebelik değil, dış gebelik.”

Neyi görüyoruz? Farklı birisi olmanın, özgürleşmenin buyruklarını değil de daha kolay olanın buyruklarını tercih etme hatası yapan insanın hiçbir koşulda farklı ve özgür bir insan olamayacağını; yaşanacak olanın en fazla bir dış gebelik olacağını; değiştim sanılsa da değişilemeyeceğini, savrulmuş olunacağını VE ER YA DA GEÇ BU GERÇEĞİN GÖZLE GÖRÜNÜR HÂLE GELECEĞİNİ anlıyoruz. Ben, babasından intikam almak için Mrs. Robinson’u, “anne figürünü” götürdüğünde bedel ödemedi, intikamını bedel ödeyerek almadı, bu nedenle o özgürleştiğini sansa da ve babasının etkisini nispeten kırsa da hemen anında başka bir otorite figürünün, Mrs. Robinson’un eteğine düştü. Yani özgürleşemedi, iktidardaki ismi değiştirdi, kendisi iktidar olamadı. Elaine uğruna çırpındığı sahneler bize bedel gibi gözükse de aslında bedel ödemedi, kitleyle yiğitçe savaşmadı, onları haçla püskürttü, haça yaslandı, Mrs. Robinson’a kazık attı vb., sonuçta yine iktidara gelemedi, halkın, toplumun, bir burjuva için cehennemin içine düştü. İlerleyen süreçte de onların köpeği olacak. Bizim toplumumuzdan bir örnekle: “Eee çocuk ne zaman?” İlk çocuktan sonra: “Eee, ikinci çocuk ne zaman?” Amaç, tam özgürleşme, yani kendi hayatının iktidarına yine bireyin kendisinin gelmesiydi ama yanlış sperm yanlış hedefe gitti, ürün (yeni bir hayat) çıkmadı bu öyküden, dış gebelik çıktı. İşte bu, bedel ödemekten korktuğu için savrulan insanın yine ve yeniden “yasa” diyebileceğimiz yazgısıdır. Kaçamazsınız bu yazgıdan. Filmi kült ve ölümsüz yapan şey de buradadır; yönetmenin her devirde karşılık bulacak olan müthiş bir konuyu harika işlemesidir.

 

Yorum