Evet, bu içeriğimizde Kurosawa'nın bu muhteşem filminin okumasını yapacağız.
Öncelikle Kurosawa'nın bu muhteşem filmi için "gerçeğin göreceliliği" ifadesini hemen her yerde kullanan arkadaşlara samimi bir uyarıyla başlamak gerekiyor. Bir şeyi yazmadan önce "Bu ne?" diye sormalıyız. gerçek, iki kere iki eşittir dört demektir. Bunun sana göresi, bana göresi olmaz; kültür, çağ vesaire bunu etkilemez, iki kere iki her zaman her yerde dörttür. İşte gerçek budur ve "gerçeğin göreceliliği" bizatihi kendi içinde çelişmekte olan bir söz öbeğidir. Bu film, kesinlikle tarihsel bir açıdan ele alınmalı ve en çok da "id" ve "yabancılaşma", bunlara bağlı olarak da "hayal kırıklığı" perspektifinden değerlendirilmelidir. Bu filmde anlatılan şey insanın kendisine yabancılaşmasıdır. Şimdi okumamızı ayakları yere basar hâle getirelim.
Öncelikle o dönemin insanlarını biraz düşünmeli ve anlamaya çalışmalıyız. O dönemin filmlerini izleyin, fotoğraflarına bakın, hiçbir şey yapamıyorsanız dedenizin, nenenizin fotoğraflarını gözünüzün önüne getirin, hepsinde şunu görürsünüz: Herkes iki dirhem bir çekirdektir. Erkekler asker gibi her gün tıraş olurlar. Belli bir saatten sonra pijamayla ya da şortla takılmak ayıp bir şeydir. Gidip gömleğini, pantolonunu falan giyersin. Ve o dönemde çok ciddi bir "insana saygı" mefhumu vardır. Bir kamu ahlakı söz konusudur ve her yer, insanın odası bile kamu gibi görülür. İnsan yücedir. Kendisine saygı duymalıdır. Erkeklerde bir şövalye ahlakı, duruşu, tavrı vardır. Özellikle genç erkek dostlarım şöyle bir babalarının nesline baksınlar, heriflerin sarsılması güç bir duruşları olduğunu görürler. Eşek her çağda eşektir gerçi ama şöyle biraz saygın olan herhangi birisini incelediğiniz zaman bu adamların bilhassa insan onuru, gurur gibi değerleri tavizsizce sahiplendiklerini görürsünüz. Uzatmayalım, tarihsel olarak insanlar o dönemde, tabii ki temelleri çok önceden atılmış olan "aydınlanmacı" bir duruşa sahiptir. Gelgelelim bilhassa İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra "insanın yüceliği ve saygınlığı" gibi meseleler sorgulanır hâle gelmiştir. Hitler oradadır, dünyanın amına koyulmuştur, saygın, onurlu, yüce insan yapmıştır bunu. İşte Kurosawa filmini bu hayal kırıklığının içten içe sürdüğü ama iplerin bugünkü gibi teslim edilmediği bir dönemde çekmiştir. Derdi Freud'un "id" olarak ifade ettiği, "en ilkel düzeyde insan nedir?"i ve ona bağlı gelişen yabancılaşmayı göstermektir. Şimdi derinleştirelim.
Filmdeki karakterlerin hayvani tavırları bir tesadüf değil. Haydudun tımarhaneden kaçmış gibi hâlleri ve anlık patlattığı kahkahaları, kadının çıldırışı, büyücü ablamızın kendisinden geçişi, iki erkeğin erkekçe savaşındaki muhteşem çekim sayesinde bu iki karakteri böcekler gibi yerlerde görmemiz, yine cenk sahnelerinde seyircinin işittiği hırlama gibi sesler ve diğer meselelerin hepsi bilinçli olarak düşünülmüştür. Kurosawa en ilkel düzeyde insan ne ise onu göstermek için bunu yapmıştır. İlk ve en önemli nokta bu.
İkinci nokta ise bir hata olarak bu filmde "acaba işin aslı ne?" sorusunun araştırılmaması ya da bunun peşine düşülmemesidir. Çünkü olayın ne olduğunun hiçbir önemi yoktur, Kurosawa'nın en yakınındaki insan ona "Abi ben yabancı değilim, şu olayın aslını bana bir söyle," deseydi, Kurosawa yüzde yüz eminim ki ona şunu diyecekti: "Öncelikle senin ben amına koyayım, koca filmde buna mı takıldın? Sonralıkla bilmiyorum, sikimde de değil, hiçbir zaman da merak etmedim." Kurosawa insanın en ilkel hâlini ortaya koyarak içinden geçtikleri döneme belki de en hoş eleştirilerden birisini yapıyor özünde: "Bir 'modernlik' sikidir gidiyor, savaşı yaşadık bundan birkaç yıl önce, takım elbiseli erkeklerin, şapkalı kadınların, büyük adamların ve yüce insanın ne kadar harika olduğunu gördük! Kendimizi olduğumuzdan daha fazla yüceltmek gibi bir hata yaptık. insanın, ortadan kalktığı sanılan ya da kalkmış gibi yapılan o en ilkel hâli bugün nefes almaktadır, bunu görelim." diyor. İşte yabancılaşma tam olarak bu noktada devreye giriyor.
Filmin o muhteşem ilk repliği: "Anlamıyorum," diye başlıyor film. Bu, insanın kendisine yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşma, en ilkel tarafıyla yüzleşmek zorunda kalan insanın -özellikle insanın yüce, saygın görüldüğü o dönemde- yaşadığı yabancılaşmadır. Adam buna inanamıyordur. Tanrı bile inanamıyordur. Tanrı oradaki rahiptir. İnsanlık güçlü bir rüzgâr yakalayıp kendisini aşmıştır, doğrudur ama onda bir ilkel taraf hâlâ ve hâlâ nefes almaktadır, uçuşa geçtiğini zanneden insanlığın o ilkel gerçeklikle çarpışmasından doğmaktadır yabancılaşma. Filmin sonunda da o ilk replik şuna dönüşmektedir bu nedenle: "Kendimi anlayamıyorum."
Filmin ana olayı ormanda geçmektedir örneğin. Bu da bilinçli bir tercihtir. Biz "İlkellik nedir?" diye düşündüğümüz zaman aklımızda hemen ormanda yaşayan insan topluluğu belirir çünkü. İnsan şehre taşınınca ilkelliği de ormanda bırakıp gelmiş gibi bir yanılsamadır yaşanan. Kurosawa özellikle yaşadığı dönemde ve savaşın yarattığı hayal kırıklığında tam olarak bunu görmüştür. İnsana âdeta "O eli bir indir," demektedir.
İlkel tarafı insanı ele geçirdiği zaman insan insanlıktan -doğal olarak- çıkmaktadır. Tüm yalanlar Kurosawa "ego" dese de egoyu değil, id'i besleyen yalanlardır. Yalanların hepsinde bir ilkelliğin izine rastlanır. Ormana odun kesmeye giden eleman bile hikâyesini anlatırken cesedi gördüğünde öcü görmüş gibi kaçtığını söylemiştir ve o sahne çok abartılı bir sahnedir. Olabilecek en ilkel düzeyde bir korku ve kurgu vardır. Kadın yalan söylediğinde bir kadın ilkelliği vardır. Uzatmak yersiz. Hâkim/yargıç koltuğunda oturan ve bu insanları yargılayan insan/izleyici kendisine baksın ister Kurusawa. Filmdeki karakterler gibi kendi ilkel yanlarıyla yüzleşmek zorunda kalsın ve kendisine, dünyasına yabancılaşsın ister.
Özet, çağın hayal kırıklığının çözümlemesi, "id"in hâlâ nefes alması ve bununla yüzleşen insanın kaçınılmaz olarak kendisine yabancılaşması olarak sunulmuştur. O dönemdeki varoluşçuluk furyası, savaştan çok sonra somutlaşan bunalım vesaire, hepsini 1950'lerin başında öngörmüştür Kurosawa ve bunun filmini çekmiştir. Bu filmi tarihin her döneminde büyük film yapacak olan şey de budur. Gerçekten inanılmaz ve Kurosawa gerçek bir dâhi. Bunu bir kez daha anlamış bulunuyoruz.
Son olarak, son sahnedeki bebek meselesi nedir? Bunu çok basitçe şuradan anlayabilirsiniz: Rahip, bebeği almak isteyen ormancıya "Elde kalan son parçaya mı gözünü diktin şimdi de?" gibi bir soru sormaktadır öfkeyle. O çocuk umuttur. Ormancı ise pisliği son anda ortaya çıkmış bir göttür ve tanrı, ormancının bebeği eline almak istemesini başta onun bu umudun da ırzına geçme çabası olduğunu sanmaktadır. Ama herif son derece içten bir biçimde "Altı çocuğum var zaten, yedinciye de bakarım," demektedir. Umut emin ellerdedir, umut sürmektedir, umut vardır ve var olacaktır. Bebek meselesini de böyle özetleyebiliriz.
Evet, çıkabilirsiniz arkadaşlar.
Ara
Popüler Gönderiler
-
Nefes Alan Yer: Sahne
Yazar: Nisan Asel Karakaş -
Duygu Yüklü Apartman Basamağı
Yazar: Naz Aker -
Bekleme Sanatı
Yazar: Atıl Çakır -
Ölümlü Dünya
Yazar: Suna Özlem Mutlu -
BİR UNUTULUŞ HİKÂYESİ
Yazar: Damla