Aslı Erdoğan'a final sınavını geçemeyip BÜT'e kaldığını üzüntüyle bildirmek durumundayız

Yorum · 1112 Görüntülenme · Okuma Süresi: 9 dakika

Hüzünç'ün bir türü olarak "zehirli hüzünç" üzerine.

Evet, Inkweel bu hafta Aslı Erdoğan'ın bir sözünü gündeme taşımış, "Siz ne düşünüyorsunuz?" diye sormuş bizlere. Hocanız olarak Aslı Hanım'la birebir blok ders yaptıktan sonra kendisinin final sınavından geçemediğini, BÜT'e kaldığını, eğer o zehirli hüznünden arınmazsa BÜT'te de düşük not alıp sonunda sınıf tekrarı yapacağını kendisine bildirdim. Öncelikle Aslı Erdoğan'ın ne söylediğini anımsatalım: 

"Hepimiz okyanusun sonsuzluğunda kaybolmuş yapayalnız adacıklardık; sınırlarımızı aşıp bir başkasına dokunabilmemiz, bir yanılsamaydı yalnızca."

Sedat Peker'in de dediği gibi: Bu olmaz. Şu "ahlar ağacı" altında kurduğunuz dram çadırından çıkın artık amına koyim. Eğer Aslı Erdoğan "ben" deseydi bu konuda bize hiçbir söz düşmeyecekti, haddimizi aşmak istemeyecektik. Ancak kendisi "hepimiz" diyerek zehirli hüznünü ve soluğunu bize de üfürüyor, bizi de zan altında bırakıyor, öyleyse sikerler. 

Öncelikle teknik açıdan bakalım söz konusu pasaja ve bunu da bir ders olarak kabul edelim. Bir şeyi yazmadan önce ve yazdıktan sonra "Tamam, yazdım ama bu ne?" diye sormalıyız. Hemen sivil hayattan bir örnekle olayı açıklığa kavuşturalım: Üç-dört ay önce bir hastanenin acil servisinde kritik bir noktaya savrulmuş olan yakınımın akıbetine yönelik sonuçları bekliyordum. Haberi alan tanıdıklar da sağ olsunlar hastaneye gelmişlerdi. İçlerinden birisi bana, önce tam da bir dangoz olduğunu kanıtlarcasına o acil serviste yitirdiği yakınının konusunu açtı, sonra da oradan hareketle şunu söyledi: "...işte böyle şeyler yüzünden bu hastane işlerini hiç sevmiyorum arkadaş! Hiç sevmiyorum!" BİZ BAYILIYORUZ AMINA KOYDUĞUMUN YERİNDE. Hastane işlerini kim sever lan? Ha ha. Yani bir şeyi demeden önce "Bu ne?" diye bir sorun kendinize. Kim sever hastane işlerini, hayret yani. Neyse, Aslı Erdoğan da insanı önce adaya benzetiyor, sonra da sınırları aşmaktan söz ediyor. Olaya "düz mantıkla" yaklaşmayalım diyemeyeceğimiz bir sorun bu. Ada dediğimiz şeyin sınırları bir "durum"dur. Ada'da sınır aşmak diye bir şey olamaz. Ülke, şehir dediğimiz kara parçaları sınırlarını genişletir ama adada sınır "durum"dur, örneğin Kıbrıs'ın toprakları genişleyemez, o ada çünkü. Evet, konuşurken neyse de yazıyorken benzetmelerimizi mantığa uyan şekilde yapmalıyız. Elbette Aslı Erdoğan'ın kastettiği şey belli ama başka bir hata da şu ki onun anlatmak istediği şeyi "sınırları aşmak" eylemi karşılamıyor. Çünkü insanlara dokunma olayına bir boyut kazandırmak sınırları aşmakla değil, ihlal etmekle, yani kendinizi daraltmakla mümkündür. Sözgelimi elin islamcısıyla hiçbir işim olamaz benim demişseniz, siz temas edeceğiniz kitleyi sınırlandırmış olursunuz. Ölçütleriniz vardır. Bir yerden sonra dokunayım da taşa toprağa dokunayım kararı alıp da islamcıysa da insandır, ona da dokunayım noktasına gelmişseniz siz sınırlarınızı aşmazsınız, ihlal edersiniz, yani daraltırsınız, yüz tane ölçütünüz varsa onu doksan dokuza indirmiş, yani daratmış olursunuz arkadaşlar. Sizin genişletmediğiniz, artırdığınız şey seçeneklerinizin sayısıdır sadece. Böyledir de gerçekten, yalnızlıktan geberen ve yalnızlıkla baş edemeyen insan kendince koyduğu sınırları ihlal edip gider bir ülkücüyle takılır sözgelimi. Sınırları aşmak ise başka bir şey. "Fıtratında" sınırlarını aşmak diye bir şey olmayan adanın sınırlarını aşmasından söz ediyorsunuz, ne var ki söylemek istediğiniz şeyi "sınırları aşmak" eylemi karşılamıyor. Bir şeyi yazmadan önce ve yazdıktan sonra "Bu ne?" diye sormazsanız böyle şeyler yaşanıyor işte. Lanet olsun. 

Şimdi Aslı Erdoğan'ın söylemek istediği ama düzgün şekilde söyleyemediği şeye gelelim: Ahmet Kaya'nın Doğum Günü adlı şarkısında geçen bir dizeden hareketle, "ah elim tutuşmasa, elini tutsam." meselesine benzer bir dokunamama durumundan söz ediyor Aslı Hanım. Ne yaparsak yapalım dokunamayız birbirimize, bu bir yanılsamadır diyor. Evet, elbette bir safsata bu ama bu safsata ve nicelerini yaratan, zehirli hüzüncün de vücuda geldiği bataklık insanın kendisini dramın nehrine bırakması neticesinde kemikleşen pasiflikten başka bir şey değildir. Böyle saçma sapan konuşan her insana o kim olursa olsun korkmadan şunu sormalıyız: "NE YAPTIN İNSANA DOKUNMAK İÇİN? ANLAT DA BİLELİM!" Ne yaptın yani? Ne bedel ödedin? Sen ortaya ne koydun, anlat bize, bizi ikna et. Ayrıca kaç örnek üzerinde çalıştın? Elbette buna yaptığın gözlemleri de dâhil et, nasıl vardın bu sonuca, şu test sonuçlarını bize bir yorumla. Neyse, böyle şeyler şu özne olma olayını bir türlü oturtamamaktan kaynaklanıyor. Özellikle "bayan" okurlarımızın ve yazarlarımızın az sonra söyleyeceklerimizi can kulağıyla dinlemelerine bildiğin muhtacız amına koyim. Tezer Özlümüz de aynı savrulmadan dolayı "Vah burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi," diye ağlıyordu. Özür dileyerek sert ama gerekli müdahaleyi etmenin zamanı geldi: Şu yataktan çıkın artık, orada neyin nasıl yaşandığı bellidir, hayat ise başka bir şey, hayata dönün, pasifizmin kucaklanması gereken tek bir yer vardır, onu da söyledik, oraya kilitleyin ve dışarı çıkartmayın bu tutumu. Şimdi düzgün bir ilişkiyi inşa edememe sorununu açalım biraz da şu hiçbir dokunaklı yanı, yani derinliği olmayan zehirli hüzüncü kovalayalım. 

Şahsi deneyimlerimden ve binlerce gözlemimden hareketle ilişki konusunda sıkıntı yaşayan insanların temel sorununun "karşı tarafı tartma" olayında sıkışıp kalması, bir insanı tanımayı buna indirgeme hatası olduğunu söyleyebilirim. Karşı tarafı tartıp duran insan ortaya hiçbir şey koyamayacak olan insandır. Bu, mesafeyi yitirmek anlamına gelmiyor. Bir şeyi ortaya koymak şudur ve bunu özellikle genç erkek dostlarımıza, özellikle de bir date'e çıktıklarında öneririm: "Sana asla numara yapmayacağım." bunu koyarsınız ortaya, karşınızdaki kişi sizden bunun çıkmayacağını, çıkamayacağını görür. Karşı tarafa bunun güvencesini tartışmaya ya da kuşkuya yer bırakmayacak şekilde vermeden, olayı sadece karşıdaki insanı tartıp durmaya indirgediğinizde orada yaşanacak olan elbette bir ilişki değil, satranç oyunu olur. Benzer şekilde bir buluşmaya hesap yaparak gidilmesi de bir hatadır. "Ne yapsam da şu memeleri tutsam" şiarıyla yola çıkan adam karşısındaki bir sorununu ona açtığında o bu sorunu bir araca dönüştürüp sadece akşam meme tutmasına yarayacak noktalarını eşeler. VE KİMSE APTAL DEĞİLDİR, SİZ GÖRÜNMEDİĞİNİ, ANLAŞILMADIĞINI SANSANIZ DA HERKES HER ŞEYİ GÖRÜR. Kaldı ki görmemiş, anlamamış olsun, tutkuyla değil de katakulliye getirerek tuttuğunuz memenin kişisel tarihinizde nereye denk düştüğünü oturup yüreklice bir sorgulayın. Böyle saçmalık olmaz. Devam edelim, siz ortaya bir şeyleri koyarsınız, yani götünüzü açarsınız ve bir insanın kişiliği ancak bu yapıldıktan sonra görünür hâle gelir. Neyi görüyoruz? Şunu: Boşuna tartıp duruyorsunuz insanları. Ortaya yem olarak kendi götünüzü koymuyorsunuz, yani kartları açık oynamıyorsunuz, o yüzden de karşı taraf SINANMAMIŞ oluyor, siz ise SINANMAMIŞ bir insanın tavırlarına bakıp onu tarttığınızı sanıyorsunuz sadece. İşte bu yüzden "BAŞLARDA BÖYLE DEĞİLDİ, SONRADAN GERÇEK YÜZÜ ORTAYA ÇIKTI," gibi bir saçmalığı papağan gibi tekrarlayan milyonlarca insandan birisi hâline geliyorsunuz. Bir de evlere şenlik, Aslı Erdoğan gibi hüzünlerin kadınıysanız/adamıysanız boku yedik, ah hepimiz bir adacığız, SINILARIMIZI AŞSAK da (ha ha, olaya bak ya) dokunamayız, bu bir yanılsama diye ağlıyorsunuz.   

Kartları açık oynadığınızda, gerçekten de benzetmenin anlamındaki gibi elinizi açarsınız, 'bende bunlar var'ı gösterirsiniz. Şimdi sıra karşı taraftadır, sizin elinize bakan, o eldeki zaafları, artıları ve eksileri gören muhatabınız kişiliksizce sizi zayıf yerinizden mi vuracak yoksa oyunu kurallarına göre mi oynayacak, insan böyle sınanır. Hmm, şunu dediğine göre şöyle biri, hmm bunu dediğine göre bu böyle biri diye siz neyin arkeolojik kazısını yapıyorsunuz amına koyim? O kazıda bulabileceğiniz tek şey kap-kacaktır. Elinizi yüreklice gösterdiğinizde ise bulacağınız en kötü, en değersiz şey bile iki bin yıllık bir kral tacı, altındır. Tam da bu nedenle "vah dokunamıyoruz, vah bu yanılsama" diyen, bir de bu saçmalığa hepimizi alet eden insana "Sen ortaya ne koydun, sen ilişkiyi ne sanıyorsun, sen ne bedel ödedin?" diye sormak zorundayız.

Öylece bekliyor insanlar, özellikle karılar ama erkekler de bekliyor, onları harekete geçiren tek şey meme tutma umudu, o da olmasa bu bizim salaklar da bekleyecekler, deneme-yanılma yöntemiyle "Bakalım bu karşımdaki kişi DOĞRU İNSAN mı?" sorusuna yanıt bulmaya çalışacaklar. En hoşgörülü ifadeyle kepazeliktir bu ve tam da bu nedenle ilişki diye başlanan şeyin sonunda insanlar kepaze oluyorlar, dinlediğimizde aklımızın vicdanımızın açıklayamadığı şeyleri duymak zorunda kalıyoruz. 

Son olarak "bedel" meselesine de bir açıklık getirip bitirelim, pasiflerin, korkakların ve numaracı götverenlerin doğru düzgün ilişki yaşamalarının imkânsızlığını kanıtlayalım. Her türlü ilişkiyi bir çeşit kuş kapanı/tuzağı kurgusuyla düşünmenizi öneririm. Ortada bir tuzak var, basit bir tuzak bu, bir kutu var, kutuyu havada tutan bir tahta parçası ve o tahta parçasına da bir ip bağlanmış, İPİ KARŞINIZDAKİ İNSAN tutuyor, avını bekliyor. Böyle bir şey yok ama kurgunuz daima bu olsun. Bedel, masaya oturur oturmaz insanın gidip o kutunun altına girmeyi göze almasıdır. Böylece karşı tarafın ne olduğu hiç vakit kaybetmeden ortaya çıkacaktır. İpi çekecek mi çekmeyecek mi? Yani bu insan bizimle gerçekten de bir şeyleri paylaşmaya mı gelmiş, bu insan gerçekten bir şeye değer mi, gibi sorular ancak o kutunun altına yüreklice ve daha ilk baştan girmenizle GERÇEK CEVABINI bulur. Bedel işte budur. Bugün yaşanan şey ise şudur: Aynı kurguda, eleman ya da kadın gidiyor, ipi tutan muhatabının yanında öylece duruyor, eli titriyor mu, kaşı gözü seğiriyor mu gibi "GÖZLEMLERLE" niyet okumaya çalışıyor. En son hiçbir temeli olmayan, böyle bir kurguda olması da imkânsız olan "KANAATLERLE", "Tamam ya, bu herif/kadın ipi çekecek birine benzemiyor, şu kutunun altına gireyim," diyor. SONRA DA "GERÇEK YÜZÜ SONRADAN ORTAYA ÇIKTI!" ya da hüzünlerin kraliçesiyseniz/kralıysanız "AH DOKUNAMIYORUZ EFENDİM, OLMUYOR, DOKUNULAMIYOR." yaygarası. Böyle saçmalık olmaz.

Aslı Erdoğan'ın "Dünya bu kadar hüzünlüyken insan sarhoş olmalı." sözünü yıllar önce çıkarttığımız fanzinin kapağına koymuştum. Kendisini bilirim ve onun hüznünü de anlarım. Ayrıca kendisi çok naif de bir insandır. Youtube'dan herhangi bir videosunu açıp konuşmasının ilk on saniyesinde izleyin bu kadını, güvercin gibidir, ürkekliği insanın kalbini yumuşatır, ha ha, çok hoştur. Yine de bir zehri saçan kim olursa olsun buna geçit veremeyiz, vermeyeceğiz. 

 

Yorum