"EUREKA!" DİYE HAYKIRABİLMENİN MALİYETİ VE İLHAM YANILGISI ÜZERİNE

Yorum · 1454 Görüntülenme · Okuma Süresi: 10 dakika

Cıbıl şekilde koşan Arşimet'i tahayyül etmekten olaya odaklanamadığımız hüzünlü günlerin sonu geldi.

Evet, oturun arkadaşlar, dersi blok yapacağız. 

 

Geçen hafta Inkweel semalarında esen "üçüncü göz", "kalp kapısı", "kuran-ı kerimdeki yüz mucize" ve "şer odaklarının büyülerini bozan on temel dua" gibi tuhaf metafizik rüzgârın ardından yine, yeniden fiziğe dönmek güzel. Bu haftanın konusu çok hoş: "'Eureka!' diye bağırdığın o an!" Güzel.

 

Arşimet efendinin "Eureka!" haykırışıyla süslediği rivayet edilen "bulma serüveni" bizlere okulda, derslerde çok yüzeysel bir şekilde anlatıldı hep. Arşimet'in "Eureka!" diye haykırarak koştuğu sırada cıbıl olması da meselenin arka planından bizleri uzaklaştıran detaylardan biriydi. Çıplak şekilde koşan bir Arşimet'i tahayyül etmenin acısından dolayı "Eureka!" diye haykırabilmenin, yani bir şeyi bulabilmenin maliyetine odaklanamadık hiçbirimiz. Bir sonraki derste ise Türkçeci ya da edebiyatçı geldi ve maalesef bizlere "ilham" konusundan bahsetti. İlham da çok yüzeysel anlatılan, metafizik bir şeymiş gibi sunulan bir büyüydü. Şairler öylece otururken bir anda ilham geliyor ve yazmaya başlıyorlardı. Büyü gibi bir şeydi gerçekten. O gün cıbıl Arşimet'i ve ilham büyüsünü yanımıza alıp odamıza geldiğimizde hepimiz bir süre oturup bekledik. Bulmayı, ilhamı bekledik ve babayı aldık. En azından bende olaylar bu şekilde gelişti. Sonra da bu tatsız konuları pek açmadık ancak Arşimet denince aklımıza "jeton düşme sesi" geldi hep. Bir anda bir şeyi bulmak gibi şeyler kafamızda canlandı. Elbette böyle bir dünya yok. Başlayalım.

 

Öncelikle Oliver Sacks'ın Bilinç Nehri kitabında bahsettiği bir bulguyu sizlerle paylaşmalıyım. Sacks, keşiflerin bir zamanı olduğunu iddia ediyor ve bu iddiasını daha da hoş kılacak şekilde, bizim vereceğimiz bugünden bir örnekle şöyle yükseltiyor: "Akıllı telefonun bulunma zamanı gelmişti, Steve Jobs bu işi yapmasaydı, başka birisi yapacaktı." Sacks'ın bulgusuna göre "suyun kaldırma kuvvetinin" bulunma/keşfedilme zamanı gelmişti, Arşimet bulmasaydı neredeyse onunla eş zamanlı olacak şekilde başka birisi zaten bulacaktı. Önemli not: Kâşiflerin değerini azaltmaz bu bulgu, kâşif kâşiftir yine, zekidir, şudur, budur ama böyle de bir gerçek var. Evet, buradan hareketle "Eureka!" diye haykırabilmenin ve keşfetmenin maliyetine, bir keşfin ilhamdan falan azade olan arka planına gelebilriiz. 

 

Keşfin arka planını Evrim Teorisi'nin enfes serüveninden bir kesitle sizlere sunmak isterim. Böylece "bir keşfin zamanının gelmesi" ne demektir bunu oturtabileceğimize inanıyorum. Darwin, Evrim Teorisi'ni ortaya attığında dünyanın yaşının kaç olduğu hususunda mutabık kalınmış bir bilgi yoktu. Darwin'in teorisi ise dünyanın milyonlarca, hatta milyarlarca yıldır var olmasına dayanıyordu. Çünkü evrim beş günde falan gerçekleşen bir şey değildi. Bu nedenle Darwin bir biyolog olsa da gözünü ve kulağını o dönemde herkesin sitayişle andığı, alanında bir numara kabul ettiği fizikçi William Thomson'a çevirmişti. Thomson, belli hesaplar yaparak dünyanın beş yüz milyon yıldır var olamayacağı, yirmi milyon gibi bir kanaate vardığını söylediğinde Darwin yıkılmıştı. Çünkü bu süre onun teorisini temelden geçersiz kılıyordu. Darwin'in iddia ettiği kadar bir süre söz konusu değilse, teorisi de yalan olacaktı. Hüzünlü olan şey ise Darwin'in, dünyanın yaşı sorunuyla ilgili olarak yıllar sonra onu doğrulayacak olan bilgiyi öğrenemeden ölmesidir. Her neyse, Thomson, Darwin'nin hakkın rahmetine kavuşmasının üzerinden on yıl geçtikten sonra, 1892'de dünyanın yaşını yüz milyon olarak hesapladı. Evrimciler ise işin peşini bırakmadılar. Nihayetinde, dünyanın milyarca yıldır var olduğu ortaya kondu. Böylece Darwin'in korkulu rüyası onun lehine sonlandı ama herif çoktan öldüğü için bunu asla bilemedi. Bu örneği biraz da çarpıtarak konumuz bağlamına çekelim: Elbette dünyanın yaşı konusunu Darwin'in teorisiyle başlatamayız ama Darwin'in teorisinin bu konunun araştırılmasına bir ivme kazandırdığını da yadsıyamayız. İşte böyle geliyor bir şeyin bulunma zamanı. Sözgelimi bütün bulgular dünyanın milyarlarca yıldır var olduğunu gösterir gibi oluyor ancak saygın fizikçiler beş yüz milyon yıl abi biz hesapladık diyorlar. Kuşku uyanıyor herkeste, bulgular ortada ama fizikçilerin hesapları da ortada. Bu durum, konunun üzerine neredeyse hücuma çıkmış bir takım gibi insanların eğilmesini beraberinde getiriyor. "Eureka!" diye haykırabilmek, böyle bir arka planın ve serüvenin ardından gerçekleşiyor. Arşimet bir gün hamama gidip aha olayı buldum dedi demesine, rivayeti kabul edelim, böyle olsun ama bu herifin yıllar süren odağı, ondan önce yapılmış çalışmalara hâkimiyeti, yani araştırmacılığı, BİR ŞEYİ ÂDETA HAYAT SADECE OYMUŞ GİBİ SENELERCE KAFAYA TAKMASI es geçildiğinde, anlatılmadığında ya da tahayyül edilmediğinde çok boktan bir şey gerçekleşiyor. Bizi ilham yanılgısına götürecek olan şey de tam olarak bu boktanlıktır. Gidelim öyleyse. 

 

İnsan denen canlının kolaycı olması elbette gayet anlaşılabilir. En kolay yoldan bir şeyleri elde etmek üzerine çalışıyor zihnimiz. Ne var ki hayatın gerçekleri bizim arzularımızdan farklı işliyor. Hep en kolayı düşünen insana "ilham" denen garabeti ya da "Eureka!" öyküsünü yüzeysel şekilde nakledince o kahrolası zihin hemen kolaycı bir şekilde mucizeye inanmaya meylediyor, bir gün, bir anda, bir ışık patlayacak gibi bir yanılsamaya kapılıyor. Bir gün o da "Eureka!" diyecek ya da bir anda şair olacak, şiir yazmayı öğrenecek. Arkadaşlar, böyle bir dünya yok. YOK. Y-O-K! Teslim olun bu gerçeğe, acı çekmeyin daha fazla. Şimdi biraz provokatif olsa da sadece bilimde değil, hayatın neredeyse her alanında aynı mantığın geçerli olduğunu her zaman sitayişle andığımız Kemal Paşa üzerinden irdeleyelim. Kemal Paşa elbette hayran olunacak bir "inisiyatif alma aşkıyla" ortaya çıktı ve ülkeyi kurdu ama şu bir gerçek ki "O olmasaydı, biz manda olacaktık!" çıkarımını mutlak, doğruluğu kanıtlanmış bir çıkarım olarak ele almamız imkânsızdır. Şu, son derece muhtemeldir: Kemal Paşa çıkmasaydı, başka birisi çıkacaktı, akıbeti ne olurdu her şeyin, bunu bilemeyiz ama başka birisi çok büyük bir ihtimalle çıkacaktı. Çünkü ortam bunu gerektiriyordu. Hiç uzağa gitmeyelim, herhangi bir yerde bir kaos çıkmış olsun. O kaos artık dindirilmesi gerektiği kıvama geldiğinde mutlaka birisi çıkar ve o kaosu dindirir arkadaşlar. Bizim bu genel yasaya dair bence muhteşem bir deyimimiz de vardır: "KUL SIKIŞMADIKÇA HIZIR YETİŞMEZ." Ha ha, doğrudur bu, yasa gibidir. ÖNERİMİZİ ORTAYA KOYALIM: HANGİ KONUDA OLURSA OLSUN MÜMKÜN OLDUĞUNU HİSSETTİĞİNİZ VE BİLDİĞİNİZ ANDA O SAHNEYE ÇIKIN ARKADAŞLAR, BÖYLECE KENDİNİZİ SIKIŞTIRIN VE HIZIRI SİZE YETİŞMESİ İÇİN TAHRİK ETMİŞ OLUN, YANİ BÜTÜN ZEKÂNIZI, YETENEĞİNİZİ TEK BİR KANALA BİR MECBURİYET VE OTOMATİK OLARAK AKTARIN. O SAHNEYE ÇIKMADAN HIZIR SİZE YETİŞMEYECEK, BUNU GÖRÜN. Öyleyse ilham diye bir şey varsa da o, işin sadece çok küçük bir kısmında etkilidir. Asıl etkili olan şeylerden birisi ise "sıkışmaktır". Bu, bize aynı zamanda başka bir safsatayı daha yerle bir etme imkânı tanıyor: "Arayan bulur." Nah bulur amına koyim. Elbette bir şeyi bulmak için aramak lazım ama bu arayışın ne kadar bilinçli emek ihtiva ettiğini hesaba katmazsanız şöyle bir sonuca ulaşırsınız: Sabah kalkarsınız ve mutfağa gidip çorabınızı ararsınız. Bu, bilinçsiz bir emektir. Çünkü Ulu önder Kadir Cangızbay'ın bir örneğinden hareketle: Herkes bilir ki özellikle kışın herkes çoraplarıyla yatağa girer, sonra da bunalır, ayak baş parmağının ucunu bir çeşit mancınık hâline getirip çorabı bilekten iterek UYUDUĞU ODANIN İÇİNE fırlatır. Dolayısıyla ertesi gün çorabın aranacağı yer mutfak değildir, uyunan odadır. Bilinçli emek budur işte. Görüldüğü üzere, sadece aramak yetmez. Her arayan bulamaz. Aramak, bulmak için yeterli değildir. 

 

Şimdi meseleyi daha gündelik, şu anki hayatımıza temas edecek bir düzleme taşıyıp bitirelim artık. "Eureka!" diye bağırabilmek için her şeyden önce sizin belli başlı inceleme nesneleriniz ya da problemleriniz olmalıdır. Bunları çok uzakta aramaya gerek yoktur: Bir müzisyensinizdir, farklı bir müziği yaratmak istiyorsunuzdur, sürekli ama sürekli bunu düşünüyorsunuzdur. Sürekli ama sürekli düşünmek yeterli mi? Değil. Bu düşünce eğer tutkunuzda gerçekten samimi iseniz sizi bir süre sonra neredeyse doğal bir sonuç gibi müzik teorisine sürükleyecektir arkadaşlar. Yok öyle beş liraya köfte, ha ha. Oturup çalışacaksınız, işin matematiğini kavrayacaksınız. Örneğin on altı yaşından on dokuz yaşına kadar sürdürdüğüm bağlama kursunda "si bemol" notasının özellikle de konu türküler olduğunda dünyanın en dokunaklı notası olduğunu olaya başladıktan beş yıl sonra falan kavramıştım. Bir anda "aha buldum" şeklinde gelişmemişti olay. "Niye Neşet Ertaş'ın neredeyse tüm şarkılarında si bemol notası var?" "Niye beni hüzünlendiren tüm şarkılarda si bemol var?" gibi sorular, sonra bir şarkının içe işleyen yanını görür görmez onun si bemol ile çalınıp çalınmadığını test etmeler vs. gibi uzun bir süreç sonucunda artık diyebilirim ki özellikle türkülerde si bemol ciğer sökmektedir. Arkadaşlar, bu keşif, sadece bir tane keşiftir ve eminim ki müzik teorisi okuyanlar için çok ama çok basit, zaten bilinen bir keşiftir, daha doğrusu "bilgi"dir. Ben ise olayı beş-altı yıllık bir sürecin sonunda, teori falan okumayarak/okumadığım için fark edebildim (Okusaydım bu süre şüphesiz kısalırdı). Uzatmayalım, sürekli düşünürsünüz, sonra da tutkunuz sizi müzik teorisine yönlendirir, ardından klasik müziğe geçersiniz, sonra ilerlersiniz. Müzikle yatıp müzikle kalkarsınız. Hepsine ek olarak bir de yetenek lazımdır (Bakınız: Salieri Kompleksi). Yetenek de varsa evet, o farklı müziği ancak böyle yaratırsınız. İlham denen yarraklık sizi ancak o zaman ziyaret eder. Aforizmamızı ortaya fırlatalım: Bilmek, ilhamdan önce gelir ya da bilme'nin olmadığı yerde ilham falan yeşermez, yeşeremez. Şimdi hüzünlü bir örnek verip bitireceğim. 

 

Bir arkadaşım, sevimli de bir insan, bir gün "Evren, ben yazmaya başladım!" demişti bana. Yazmakla ilgili herhangi bir geçmişi de ilgisi de yoktu bu arkadaşımın ama merak ettim yazdıklarını. İnsanlarla ilgilenmek bir ödevdir arkadaşlar, ona yazdıklarını bana atmasını söyledim: "N'OLURSUN." dedim. Sonra okudum. Evet, kaçınılmaz sonuç: Gözyaşlarının kâğıda damladığı sulu sepken metinlerdi hepsi. Kendine acıyordu ve bu iğrenç ama tatlı dramı sürdürmek için sadece düşünmek yetmemiş olacak ki sırf olay sürsün diye bir de yazmakta karar kılmıştı hislerini. Hiç çekinmeden ona durumu söyledim: "Sen kendine acıyorsun." dedim. Bunun fevkâlade tehlikeli bir şey olduğunu, zaten yazmanın da böyle bir şey olmadığını açık şekilde belirttim. Uzaktan bakıldığında, kendisi kendisine bir anda "ilham" geldiğini ve bir anda yazmaya başladığını, sözcüklerin su gibi aktığını zannetmişti. Yoktu ama böyle bir şey ve olamazdı. Hiçbir zaman da olmamıştı. Bir de kendime çomak sokayım: Bir yayınevine ilk dosyamı teslim ettiğimde bir öykünün, romanın öyle kafama nasıl eserse yazılabileceği yanılgısı içinde olduğumu bilmiyordum. Yazdığım yüzlerce öyküyü belli bir kronolojik sırayla roman formatına taşıyınca bu iş bitti sanmıştım. Böyle olmuyor arkadaşlar, kesin bilgi. Her şeyin bir adabı ve ZORLUĞU VE İNSANIN DA SIKIŞMASI GİBİ GEREKLİLİKLER VAR BU DÜNYADA. Bir tek Mozart'ı ayrı tutabiliriz, Mozart gibi hayvan oğlu hayvan bir insan değilseniz bir anda "Eureka!" diye bağıramazsınız. Bu konuda daha fazla tatsızlık çıksın istemiyorum, yemin ederim hepinizi BÜT'e bırakırım, benim asabımı bozmayın. Ruşen Çakır'ın da dediği gibi: Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Yorum