Hayretle baktım odanın dağınıklığına, bu hayretimin nereden geldiğini düşündüm düpedüz saçmalıktı. sanki bu odada benden başka biri yaşıyormuşçasına şaşkındım. Köşeye fırlatılmış çoraplar, yerde okunmuş dergiler, bitmiş mumlar, küllükte izmaritler, bir dağ yığını kıyafet, yatağı yok etmişti resmen. Küçük odam daha küçülmüştü. Yaşamıma baktığımda hayret etttiğim noktalar odama benziyordu, birikmiş birikmiş içinde içinde hareket etmeme, yaşamama engel olduğu noktalarda farkına varıyordum. Farkındalığında böylesi ama... Küstahça nasıl bu hale gerldi diye soruyordum birde, suçu atabileceğim bir kişi yahut nesne var mı diye düşünüyordum. Elbette buluyordum, o çoraplar görünmez olmalıydı ya da bu oda daha büyük... Kim demiş ben tembelim hepsi bu düzen fikrini ortaya atanların suçuydu. Karmaşada yaşamayı öğrenmek yerine düzenle planla ilerlemesi gerken bir sistem içerisinde evrilmiştik belkide.
Toparlamak, planlamak, düzenlemek yerine küçük köşemde kaybolmayı yeğlemiştim. Krem rengi temiz olsa dahi pismiş izlenimi yaratan bu duvar beni içine çekmeliydi, tam hüpletecekken kafımı büyük bir gürültüyle çarptım duvara, ellerim kafama gitti bir ıslaklık, yahu bu turuncu renkte ne? Biri sanki üzerimi çizdi keçeli kalemle aklından bile geçirme oradasın, orasın işte diyor. Sanki herkes birlik olmuş ayağa kalk diyordu bana, ağız tadıyla her şeyden elimizi ayağımızı çekmemize bile izin yok resmen şu sevdiğimin dünyasında. Tabi seviyorum, boşvermek sevmemek değildir, bazen bazı zamanlarda uyumak uyanmak, uyumak uyanmak istersiniz yalnızca. Uyandığınızda duvara bakar, 'dünya sanırım hala dönüyor e kafam da dönüyor peki o halde az daha uyuyayım dersiniz' bir şeyler kurcalar içinizi tam uykuya dalacakken sonra parçalarınızı kaybeder bozulmuş makine gibi atar bir köşeye.
Böyle böyle içimin anlamsızlıkla dolu geçen günlerini karalarım. Kocaman üzeri karalanmış günler ben burdayım diyor apaçık. Bu farkındalık ruhumun diken üstünde olduğunun apaçık kanıtı. Boşvermeye çalıştıkça boşveremediğimin. Sonra gözüme gözüme sokuyorlardı oturduğum uyduğum yerde bir kıpır kıpır hissediyordum gıdıklanmak gibi bir şey bu. Hayıır diyorum dur, yapma. Fakat orada yalnız kendi eğlenen biri beni durmadan gıdıklıyor, yalnızca nefes almama izin veriyor insaflı kişi, boşverdiğim anlara tekabül ediyor o kısa aralıklar. Gülsem mi ağlasam mı dediğiniz bir an vardır ya hani işte. O beni gıdıkladıkça gülmekle acı çekmenin bir arada bana verdiği histen zevk alan bir başka ben vardı karşımda.
Bu içimdeki his zıtlıklardı. Yapmak ve yapmamanın zıtlığından besleniyordum. Zıtlıklar sayesinde yapmamanın karşısında dikiliyordu yapmak, yoksa ne manası kalırdı yapabilmenin. Zıtlıkların içerisinde geçiyordu hayatım. Gülüyordum sonra ağlamak çıkageliyordu. Yapamamanın vermiş olduğu acı tadı tadıyordum yapabilerek.
Yeni başlangıçlara yeniden ve yeniden başlamaya duyulan istek doğuyordu bıraktığımda kendimi. Ben boşverdikçe kendini daha çok gösteriyordu o içimdeki kıpırtı. Yeni başlangışlara duyduğum inancın yanında orada bir korku bir de acı vardı, hadi yine her şey tepe takla olursa diyordu. Durup bakıp kendime eğer inancım daha ağır basarsa kalkıp korkularımın tozunu alıyordum. Sonra gözüme pek bir gülünç gelir bu anlarda gördüklerim. Oysa toz tuttuğu için bir canavar gibi gözüken korkum oradan miyav diyor bana, sana da miyaaavv şaşkınn. Kediyi kucağıma alıp severim. Biraz başını okşarım hemen uysallaşır, korkularımı korkutan benmişim ya aslında. Korkularının korkusu olan ben.
Ayağa kalktık artık, oturursak ayıp ederiz. Masanın üstündeki şarap şişelerini toplarken bir hüzün sarar içimi keyfime yahut derdime ortakçılarımı kaybetmiş gibi hissederim. Odamda yaşamıma, yaşanmışlıklara bir kanıt niteliği taşıyan her şeyi yok ediyor olmamın bir damlası akar içime. Yalnızca bir şarap şişesi değil o dostlar. Aşklarımdan arda kalan bir şiirdir, tüm başarılarımın şerefine içtiğim yudumların damağımdaki tadıdır.
Geride bırakılan her şey gibi, bırakabilmek gerekir. İyi kötü anılar, anılarda kalmalıdır. Yoksa tüm bağlar yorar ve bir çıkmaza sokar. Sonra karmaşa sarar içimi tüm bedenimde hissederim bunu. Biriken karmaşanın içinde kalakalmış bulurum kendimi. Yutkunmak isterim, kalbim civarlarında bir düğüm orada mıh gibi durur. Her yere, kendime bir yabancılık duyarım. Oysa bu hislerimin fazlalığındandır. Neyin nasıl olduğunu anlamadığımdan, ya da fazla anlamanın zorladığındandır. Her şeye anlam yüklediğimdendir, anlamların altında ezilmek bu işte. "Yaşamı düğümlemeden çözemezsin" Der Oruç Aruoba. En zor düğümleri attım. Bir hiçlikte ruhumun boşlukta salınmasındansa çözülmez gözüken düğümleri attım hep. Karmaşaya sokmaktan hiç korkmadım hayatımı. Karmaşa olmadan düzen nasıl sağlanacaktı, karmaşa varsa orada düzeltilmek istenen şeyler doğardı. Yoksa düzen kendi başına çok manasız. İnsan tabi huzur istiyor etliye sütlüye karışmayayım, aman bana kimse dokunmasın hayatım hep düzgünce gitsin. Bu filmdeki her şey hayal ürünüdür dostlarım. Zaten çok sıkıcı bir film olurdu.. Düğüm atmaktan hep kendini çeken insanlar sanırım duvar tarafından hüpletilmişti. Düğümü çözmek kadar düğüm atmakta zordur. Düğümler zordur. Bazen kolayca çözersiniz, hani kulaklığınızı çıkarırsınız cebinizden, çözmek imkansız gibi dururken anında çözersiniz ya öyle işte. Beklenildiği kadar beklenilmediktirde yaşamımız. Zor düğümler bazen en kolay düğümlerdir, kolay sandıklarımızı bazen bir ömür çözemeyiz.
Düğümler zordu işte bazen boşverdim gdıklandım yine aldırmadım (gıdıklanmaktan öldü demesinler diye bir yere kadar aldırmadım) köşeme geçtim duvarın içine girebilmeyi hayal ettim. Boşvermenin boşvermişliği içinde hiçbir şeye aldırmadan yalnızca düşledim. Olup olmamasının bir önemi olmadan yaptım yıktım. Bizim duvarın hüpletemeyeceği bir maddeden yapılmıştı ruhum. Tam her şey bitti derken İçimdeki insafsız dikildi karşıma, sarıldı. Sonra bak ben geldim yetiştim dedi kahkaha attıım. "İçimdeki ben elimi bırakmıyordu, vazgeçmeme müsade etmiyordu. Bazen ben onu, bazense o beni kurtarıyordu. Evet kendimizi kendimiz kurtarıyoruz, biz çözmeden bu düğümü kimseler çözemez." Hadi bahar temizliği kalk hele dedi. Bahar temizliği dedim tabi önemli..