Bu yeni oluşuma yeni dahil oldum. Dahil olduğumda da sevgili Özlem'in bana ilk yazımın konusunun yukarıdaki başlık olduğunu söylediğinde heyecanım daha da artmıştı çünkü hayatımda en çok sorun ettiğim şeylerden bir tanesi kesinlikle sevgi, aşk, ilişki gibi kavramların günümüzde geldikleri durumdu. Ve bu yazıyı yazarken de okuduğum 3 kitaptan ve bir de yabancı bir diziden yararlanacağım. Bunlar:
- Öldürmeye Değer Kişiler, Peter Swanson
- Takılma Kültürü, Kathleen A. Bogle
- Auschwitz Dövmecisi, Heather Morris
- Quicksand, İsveç Yapımı Netflix dizisi.
Öldürmeye Değer Kişiler adlı polisiye suç romanında yazar Swanson, geçmiş, günümüz ve gelecek dönemlerini çok başarılı bir paralellikle anlatır. Lily Kinter, Ted Severson bu romanın iki ana karakteri olarak önümüze çıkıyor. Havalimanının barında tanışıyorlar, içki içip flörtleşiyorlar ve ilerleyen saatlerde Ted, alkolün de etkisiyle Lily'ye karısını öldürmek istediğini çünkü onun kendisini aldattığına emin olduğunu söylüyor. Lily de bu itirafa karşı Ted'e ona yardım edebileceğini söylüyor ve buradan sonra kitap Lily'nin çocukluğuna iniyor, sonra bugüne dönüyor ve en son olarak da cinayet zamanına gidiyoruz.
Bu paralellikte ilerliyen hikaye gerçekten çok başarılı bir şekilde anlatılıyor bize. Lily'nin çocukluğunda alkolik ve fevri babasından şiddet gördüğünü, cinsel istismara uğradığını öğreniyoruz. Bunların dışında Lily, üvey babasını kurnazlıkla öldürüyor ve olaydan sıyrılarak hayatına devam ediyor. Özellikle üniversite zamanında da o zamanki sevgilisi için bir cinayet daha işliyor. Bunlardan hareketle Lily'nin ilişkilerde iktidar olmayı seven, sevdiği kişiye ve çevresindeki herkese hakim olmayı her şeyin önüne koyabilecek bir karakteri olduğunu görüyoruz. Elbette geçmişinin bunda çok büyük etkisi var. Babasından gördüğü istismar ve şiddet onun çocukluğu boyunca sinmiş, silik, ezilen bir insan olmasına neden oluyor. Ve elbette en sonunda da artık buna bir son vermesi gerektiğini anlıyor ve bunu uyguluyor.
Sağlıksız geçen çocukluğun ailenin mensup olduğu sınıf fark etmeksizin her insanı nasıl etkilediği bir gerçek. Alt sınıf, orta sınıf, orta alt-üst sınıf, üst-orta ve üst sınıf. Ne olursa olsun aile burada en büyük etken. Amerika'da, Avrupa'nın çeşitli yerlerinde, ülkemizde zengin aile çocuklarının işledikleri tecavüz ve öldürme suçlarının özellikle 2000'lerle birlikte büyük bir patlama yaparak özellikle Türkiye'de 2010'ların ortalarından sonlarına pik noktaya ulaşmış olması kesinlikle sürpriz değil. Ben bunu en çok sağlıksız aile sayısında değil elbette sağlıksız insan sayısının müthiş bir şekilde artmış olmasına bağlıyorum.
Şimdi ise gelelim ikinci romanımıza. Kathleen A. Bogle'ın yazdığı Takılma Kültürü: Kampüste Seks, Flört ve İlişkiler, kesinlikle ilişkiler ve dönemlere göre insan değişimiyle alakalı okuduğum en kapsamlı araştırma inceleme kitabı. Kitapta yazar Bogle, 40'lar 50'ler ve 60'larda genç olan günümüz erişkin ve yaşlı insanlarla onların dönemindeki aşk, sevgi, flört, cinsellik gibi konuları konuşarak onların anlattıklarıyla günümüzün gençleriyle yaptığı röportajlarda onların bu konularla ilgili anlattıklarını karşılaştırıyor.
Şunları öğreniyoruz ki; özellikle 1940'lı ve 50'li yıllarda gençler genellikle oturdukları mahalleden erkeklerle veya kadınlarla tanışıyorlar. Çoğunlukla birbirlerini uzaktan görüyorlar. Tamamen aile gözlemi altında görüşüyorlar. Tabi o yıllarda görüşmeden kasıt, arabayla açık hava sinemasında film izlemek, birbirlerinin evlerinde çay-kahve içmek, uzak bir yere gitmeden kendi mühitlerinde vakit geçirmek. Tabi burada bu romanın sadece Amerikan yaşlıları ve gençleriyle ilgili yapılmış röportajlardan olduğunu da bahsetmeden olmaz. 60'larda ise durum biraz daha değişiyor. Özellikle çiçek çocuklar döneminin 60'ların sonlarına damga vuracak olmasıyla o yıllarda belli bir aileden kopuş, serbestlik, rahatlık göze çarpıyor. Erkekler zaten genellikle ilişki konusunda dünyaya geldiği andan itibaren belli ayrıcalıkları olan bir varlık olduğundan onda büyük bir değişiklik olmuyor ancak kadınlarda özellikle 60'lar ve 70'lerde büyük bir ferahlama, kendini keşfetme ve cinselliğini yaşama özgürlüğü elde etme gibi durumların yaşandığını görüyoruz. Tabiki burada dünyaca ünlü feminist filozof Simone De Beauvoir'in yazdığı Genç Kızlık Çağı, Bir Genç Kızın Anıları ve Konuk Kız gibi eserlerinin dönem genç kadınları tarafından adeta bir incil gibi okunup benimsenmesinin de büyük etkisi olduğunu söylemek mümkün.
Kitabın günümüz gençleriyle yapılan röportajlar bölümlerine geldiğimizde ise çok ta yabancı olmadığımız şeylere rastlıyoruz. Kıskançlık, aitlik hissi, hakimiyet, sınırlama, kurallar gibi şeylerin ilişkilere bu dönemlerde girmiş olduğu bir gerçek. Elbette Sanayi Devrimi'nden sonra modernleşen dünyada bu olguların insan ilişkilerine bir etkisi olduğu aşikardı. Ancak günümüzde bu çok büyük rakamlara ulaştı ve insanların hayatlarını kaybetmesine yol açmaya başladı. Türkiye'de sevgililerini, eşlerini öldüren erkeklerin ifadelerine bakıldığı vakit, "sevdiğim için yaptım, çok seviyordum, çok dışa dönüktü, istemediğim kişilerle görüşüyordu" tarzı cümlelerin artık Türkiye'deki ilişkilerin çok büyük bir kısmını temsil eden cümleler olduğunu çok büyük bir rahatlıkla söyleyebiliriz.
Tekrar kitaba dönersek 90'lar ve 2000'ler gençliğinde ise artık tamamen serbestliğin, rahatlığın, aileden bağımsızlığın ilişkilerde önemli yer tuttuğunu gördüğümüzü söylüyor yazar. Özellikle 80'lerde hayatlarımıza giren gece kulüpleri ve buna mukabil disko kültürünü zirve yapmasıyla insan ilişkilerinin büyük değişikliklere uğradığını görüyoruz. Özellikle şehirli kent insanında çoğu cinsel tabunun yıkıldığını görüyoruz. Burada şunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. 40'lar 50'lerde özellikle ilişkide kadın tarafının görüştüğü erkek arkadaşını ailesiyle ilk başta tanıştırması resmen On Emir'den biriymişcesine uygulanan bir hareketti. Bunun 68 dönemiyle birlikte 60'ların sonlarında kırılmaya başlayıp 90'ların başlarında tamamen kaybolduğunu söylersek yanlış olmaz. Tabi bu kentlerde belli bir gelirle yaşayan insanların ilişkilerinde mevcut olan bir şey. Dünyanın her yerinde, belli taşralarda halen gelenekçi ve muhafazakar hayat tarzının insanlara dayatıldığı da bir gerçek. Günümüzde ise sevgili ilişkilerinde iki kadın tarafının da erkek tarafının da sevgilisinin ailesiyle tanışması kendi aralarındaki hislerin kesinliği konusunda ikisinin de emin olduğu ve bu süreçte birkaç ayı sevgili geçirmelerinin ardından gerçekleştiği yadsınamayacak bir gerçek.
Auschwitz Dövmecisi'nde ise çok farklı bir boyut var. 1942'de Auschwitz - Birkenau'ya getirilen Ludwig ve Gita'nın inanılmaz aşk öyküsünü okurken gerçekten etkilenmemek, göz yaşı dökmemek mümkün değil. Ludwig toplama kampının dövmecisi olarak görev yaptığından Yahudi de olsa bu görevi münasebetiyle belli ayrıcalıklara sahip bir insan. Gita'nın ise toplama kamplarına öldürülmek için getirilen milyonlarca Yahudi, eşcinsel, muhalif, komünist, savaş esirinden hiçbir farkı yok. O tamamen Nazi ideolojisinin düşman ilan ettiği, ölmesinde hiçbir sakınca görülmeyen bir insan. Ludwig ve Gita dövme esnasında birbirlerini görüyorlar ve tam anlamıyla bir ilk görüşte aşk yaşanıyor. Düşünün ki bir kadına, bir erkeğe, bir transa, yani bir insana aşık oluyorsunuz, daha tanıştığınız anda onunla evlenmeyi düşünüyorsunuz ancak yaşamakta olduğunuz hayatın her gününde, her saatinde, her dakikasında, her saniyesinde hayatınız sona erebilir, öldürülebilirsiniz ve her şey böyle bitebilir. Bu romanda yazar günümüzde ilişkilerde çok büyük sorunlara yol açan bağlılık, güven, sahiplenilme gibi hisleri tam tersi bir yerden inceliyor. Ortada dünyanın o zamana kadar gördüğü en büyük kitlesel savaş yaşanıyor, bir kadın ve bir erkek bir toplama kampında birbirlerine aşık oluyorlar. Aileleri hakkında hiçbir bilgileri yok, çok büyük ihtimalle öldürülmüşler veya başka bir toplama kampındalar. Böyle şartlar altında yalnız başına olan bir kadının kendisine ilk anda aşık olan, onunla evlenmek istediğini söyleyen ve sonuna kadar onu burada SS'lerden koruyacağına söz veren Ludwig'e sığınması, kendini ona ait hissetmesi ve sahiplenilmeyi istemesinden daha doğal bir şey yok.
Birkaç defa Ludwig'in Gita'yı kurtarmak için ölümden döndüğü satırlarda Gita'nın ve Ludwig'in hissettiklerini okuduğumuz zaman yazımızın konu başlığına determinist bir açıdan bakmadan edemeyebiliriz bunda kesinlikle suçlu hissetmemiz gerektiğini düşünmüyorum. Burada kitabın sonundan da bahsedeceğim çünkü yazıdaki bütünlüğün sağlanması için anlatmak zorundayım. Ludwig de, Gita da 1945'te kamptan canlı kurtuluyorlar ve evleniyorlar. Buna elbette okuyucular olarak delicesine seviniyor ve mutlu oluyoruz. Bu kitapta aşka, sevgiye en çok yakışan kelimenin kesinlikle ama kesinlikle fedakarlık olduğunu düşünüyorum.
Yazının sonuna yaklaşırken faydalanmış olduğum bir de Netflix dizisinden bahsetmek istiyorum. Ki bu dizideki ilişki tarzının günümüze ve özellikle Türkiye'deki sevgi ve aşk anlayışına tam anlamıyla en yakını olduğu kanaatindeyim. Dizimizin adı Quicksand. Dizide hiçbir davranış bozukluğu, şiddete meyili, anormal bir davranışı olmayan, sevecen, sosyal ve dışa dönük, eğlenceli Maja'nın İsveç'te birlikte okudukları kolejde hoşlandığı ve sevgili olacağı Sebastian ile tanışmasıyla yaşadığı değişimi izliyoruz. Öncelikle dizi bir okul katliamı sahnesinin bitmiş haliyle açılıyor. Sınıfta herkes vurulmuş bir şekilde yerde kanlar içinde yatmakta. Maja dışında. Buradan itibaren Maja'nın mahkeme süreciyle paralel olarak olayların buraya nasıl vardığını geçmişe dönerek izliyoruz.
Sebastian'da ilk başlarda bir sorun yokmuş gibi gözüküyorsa da çok geçmeden evindeki aile ilişkilerinin çok sorunlu olduğunu görüyoruz. Bunlar sebebiyle Sebastian gerçek anlamda bir beyaz faşiste dönüşüyor. Saçlarını kazıtıyor, uyuşturucu bağımlılığı kontrol edilemez olunca hareketlerini, hislerini kontrol edemez hale geliyor. Yukarıda bahsettiğim üzere dizi İsveç burjuvazisinin egemen olduğu bir bölgede geçiyor. Yani Maja da, Sebastian da çok zengin ailelerden gelen gençler. İlişkileri ilk başta iyi gidiyorken Sebastian'ın aşırıya kaçan, anormal kıskançlık krizleri ilişkilerine darbe vurmaya başlıyor. Aynı zamanda Maja da ailesiyle giderek zıtlaşmaya başlıyor. Buna rağmen ayrılmıyorlar ve katliamın olduğu gün okula birlikte geliyorlar.
Bu bahsetmiş olduğum 3 kitap ve 1 Netflix dizisinden hareketle Hakimiyetsiz Sevgi kavramının kesinlikle sağlıklı ilişkilerde, birbirlerine tamamen eşit davranan, eşit sorumluluk alan, yaptıkları fedakarlıkların eşit olduğu ilişkilerde var olacağına inanıyorum. Biraz önce diziden bahsederken "aşırıya kaçan, anormal kıskançlık krizleri"diye yaptığım tanımlama da aslında kesinlikle benim düşüncemi yansıtan bir tanım değil aslında, sadece karakterin şiddete meyilini ve karanlık tarafa geçtiğini betimlemek için kullandığım bir tanımlamadan ibaret. Günümüzde "seven kıskanır, seven ADAM kıskanır, kıskanmıyorsa sevmiyor, kıskanmıyorsa aşık değil-ayrılalım" gibi saçma sapan, sığ, muhafazakar görüşlerin alt sınıftan ziyade orta ve üst sınıfta da çok büyük bir yer teşkil ettiği çok açık. Bunun değişmesi için ne yapılabilir açıkçası bilemiyorum ama sadece sevgiyi karşılıklı fedakarlık ve saygı olarak gören, erkeğin de kadının da ilişkinin hakimi olmadığı bir insanlığın gelişmesi için okumanın, öğretmenin, eğitmenin dışında yapacağımız pek fazla da bir şey yok.