Vadedilen Topraklar - Bölüm II

Yorum · 948 Görüntülenme · Okuma Süresi: 4 dakika

Vasmussen Tehar'ın Hikayeleri...

Önceki bölüm - https://www.inkweel.com/read-blog/304_vadedilen-topraklar-bolum-i.html

Kızıl Toprak...

Güneş, üzerinde tek tük ağaç bulunan iki tepenin üstünden yerini karanlığa bırakmaya hazırlanıyordu. Ay bu sefer yükselmeyecekti ama bu gecenin karanlık olacağı tepelerin altındaki çayırda yatan binlerce cansız bedenden zaten belliydi.

Tigin elindeki kılıcı yere saplamış, yorgunluğunu üzerine vermişti . Kırmızıya boyanmış çayırda yatan vücutları ve yaralıları toplamaya çalışan askerlerini görebiliyordu. Cansız bedenlerin halı gibi yayıldığı savaş alanı, kargalar, kuzgunlar, solucanlar, çakallar için muhteşem bir görüntüydü…. Bir de sırtlanlar için. Bu manzarada ayakta olanlardan biri olduğu için iyi hissediyor olmalıydı ama o, yanıldığını ve aslında sırtlanla iş birliği yaptığını şimdi anlıyordu.

“Kazandık…” dedi bir ses arkasından, yorgun ama gururlu. Bu kadim dostu ve sağ kolu Shar’ın sesiydi.

“…Ama bize inanan yüzlerce dostumuzu kaybettik!” diye Shar’ın sözünü tamamladı Tigin.

Shar, Tigin’den böyle bir çıkış beklemiyordu. Onunla birlikte kaç senesini geçirmiş, kaç tane muharebenin içine girmiş ama onu bu şekilde görmemişti. Bir yanlışlık var diye düşündü. Elini, dostunun kılıca dayanmayan sol omzuna koydu. İkisi birlikte sessizce savaş alanına baktılar.

“Yanlış yaptık.” dedi Tigin, sessiz ve sanki kendi kendine konuşurmuş gibi. Başını öne eğdikten sonra “Dinlenmem gerek.” diye devam etti.

Dostu Shar’a bakmadan, sanki utancından yüzünü saklarmışçasına kılıcını yerden yavaşça çekerek çayıra baktığı yere arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı. Shar ne olduğunu anlamamıştı ama Tigin’i takip etmedi. Sol elinde yere doğru uzatmış olduğu baltasını omzuna koyarken hala uzaklaşan dostuna bakıyordu.

Tigin, üzerindeki kanlı kurt postuyla birleştirilmiş deri zırhı tek eliyle sökmeye başlamıştı çadırına doğru yürürken. Çadırının önünde, mızraklarının ucu yukarıda bekleyen askerler yardım etmek için atıldıklarında ise, eliyle tek bir işaret yapıp onları durdurmuştu. Zafer şarkıları söylemesi gereken komutanlarının savaşı kaybetmiş gibi davranmasına anlam verememiş olan askerler, Tigin’e, çadıra kolay girebilmesi için kurutulmuş geyik derisinden yapılma çadır perdesini aralayabilmişlerdi.

Ortasında, ufak bir demir çanağın içinde korlaşmaya yüz tutmuş, alevleri tükenmekte olan bir ocak olan çadırın loş ışığında, kılıcını sedirin yanına koyup yarısını çıkarmış olduğu zırhını üstünden yere fırlattı. Sedire oturduktan sonra ellerindeki kimin olduğunu bilmediği kana baktı. İçindeki öfkeyle yerinden kalkıp ocağın yanındaki testilerden birisiyle ellerini yıkamak için hamle yaptığı sırada, çadıra anzısın giren esintiyi hissetti. Kafasını kaldırıp baktığında askerlerinden birinin içeri girdiğini gördü.

“Ne var?” diye içindeki hiddetle seslendi askere.

Asker içeri girip çadırın kapı görevi gören kalın perde yerine oturduğunda ise karşısındaki artık farklı biriydi.

“Sen!” dedi Tigin.

Yarı çıplak asker yerine parlak yeşil paltosu, ipek beyaz gömleği ve tek boynuzlu çelik başlığı ile Tragor duruyordu karşısında. “Nedense bugünlerde herkes aynı tepkiyi veriyor. Sen başkasını mı bekliyordun ki?” dedi gülümseyerek.

Tigin hareketini yarıda kesmişti, tekrar sedire oturdu. Gözlerini Tragor’dan ayırmıyordu.

“Tebrikler, söylediğin gibi kazanan sen oldun. İyi bir komutansın Tigin!”

Komutan, hala içinde düştüğü tuzağın öfkesiyle Tragor’a bakıyordu. Anlamıştı ama çok geçti...

Tragor ona bu toprakları vaad etmişti, uçsuz bucaksız verimli ovalar ve tepeler kimseye ait değildi. Öyle demişti. Belki birkaç kabile vardı. Onları da ikna etmek zor olmayacaktı. Ordusunu harekete geçirdiğinde ise karşısına topraklarını korumak için hazırlanmış kendileri gibi bir ordu bulmuştu. Geri dönülecek noktayı çoktan geçmişlerdi, her iki ordu da acımasızca birbirbirine girmişti, bir taraf topraklarını savunuyor, diğer taraf ise bu toprakların kendilerine ait olduğunu iddia ediyordu.

Tigin, yaptığının farkında, Tragor’a baktı. “Umarım halkımın bu topraklarda huzurla ve bolluk içinde yaşayacağı da yalanlarından biri değildir!”

………

Mızrakdağı’nın zirvesindeki tahtından hışımla kalktı. Kırmızı hatlı siyah metal parlak zırhı, suratının yarısını kaplayan miğferi ve çelik kılıcı, ihtişamlı dev salonu aydınlatan alevleri yansıttı.

“Savaş mı? Benim dokunmayacağıma söz verdiğim topraklarda mı?” Bağırıyordu.

Bu dev cüsseli tanrının önünde ulak iyice ezilip büzülmüştü. Her ne kadar kendisi de parlak zırhlar içindeki güçlü bir savaşçı olsa da, Khorkt karşısında ufak kalıyordu.

........

Tragor’un gülümsemesi yüzüne biraz daha yayıldı “Kimseyi kızdırmadığımız sürece sorun yaşayacağınızı sanmıyorum!”

Yorum