‘Hayır! Onlara dokunma!’
Çalan alarmla birlikte gördüğüm kâbustan kurtulmam ve kan ter içinde yatağımdan fırlamam bir oldu. Açık kalmış perdemden içeri sızan güneş ışığı odamı aydınlatmıştı oysa içim kapkaranlıktı. Kasım ayının sonlarında olmamıza rağmen gayet ılık bir hava vardı. Ne yazar, benim içim buz gibiydi. Her sabah olduğu gibi yine yatağımın sol tarafı boştu ve evin içi buram buram içki kokuyordu. Psikolojik olarak bu durumu kabullensem de midem hala bu kokuya karşı tepki gösteriyordu. Aniden gelen mide bulantısıyla kendimi lavaboda buldum. Yüzüme soğuk su çarptıkça kendime gelmiş olmalıyım ki aynada kendimi görünce beş dakika boyunca hareket edemeden solgun yüzüme baktım. Gözümün altında oluşmuş olan morluk dünden geriye kalan tek izdi. Dudağımın altında da sıyrıklar vardı ve gece ağlamaktan gözlerim kıpkırmızı kesilmişti. Bitkindim, halsizdim… Evi geçindirmek ve çocuklarıma bakmak gibi birtakım sorumluluklarım vardı ancak bunların üstesinden gelmek benim için gün geçtikçe daha zor bir hal alıyordu. Bu yolda yalnızdım. Kırk yaşında olmama rağmen seksen yaşında gibi göründüğüme emindim. Banyo dolabından çıkardığım pudrayla gözaltımdaki morlukları kapatmaya çalıştıktan sonra odama geçip günlerdir üzerimden çıkarmadığım gri eşofman takımımı giydim.
Kulaklarımı rahatsız eden televizyon sesini duymamaya çalışarak Mert’in odasına, onu uyandırmaya gittim. Ancak yatağında yoktu. Bu bile ellerimin terlemesine, kalbimin küt küt atmasına sebep olabilecek bir nedendi. Sabahın 09.00’unda nerede olabilirdi? Yoksa o mu bir şey yapmıştı oğluma? Her günümü bu korkuyla yaşamaktan yorulmuştum. Bir çırpıda soluğu salonda, Murat’ın yanında aldım. Her zamanki gibi tekli koltuğuna yayılmış, elinde kumandasıyla izlediği spor kanalına odaklanmıştı.
‘Mert nerede!’ diye bağırdım.
Duymadı. O kadar gürültü vardı ki duymasını beklemiyordum zaten. Bir adım daha yaklaşıp omzundan sertçe dürttüm. Buz mavisi gözleriyle hissizce bana baktı.
‘Ne diyorsun Emel?’ dedi gözlerini tekrardan televizyona çevirirken.
‘Mert nerede!’ diye tekrarladım.
Sesim fazlasıyla korkmuş ve öfkeli çıkıyordu. O ise benim aksime bir ölü kadar hissiz ve sakindi.
Gözüm yerdeki sigara paketine takıldığında çöplük içinde yaşadığımızı acı olsa da bir kez daha fark ettim. Salon iğrenç bir haldeydi. Sehpada bir pizza kutusu, yerde bira şişeleri ve koltuğa atılmış iki çift çorap…
Murat, kendinde olmayan bir halde ağzında bir şeyler geveledi. ‘Ne bileyim o köpek nerede!’
‘Ulan sen bir şey yaptıysan oğluma seni mahvederim’ derken Irmak ve Nehir’in odasının kapısında Mert gözüktü.
‘Anne buradayım.’
Koşup ona sarıldığımda kendini benden uzaklaştırarak gözlerini gözlerime dikti. Fısıldayarak ‘acıyor mu?’ dedi.
Acıyordu. Yüzümdeki morluklar değil. Kalbimdi acıyan… O sabah oğlumun gözlerinde gördüğüm hayal kırıklığını asla unutamam. Hüzünle gülümsedim.
‘Kardeşlerimin yanında uyudum bu gece’ dedi gözlerini yerden ayırmadan. Sonra da ekledi. ‘Dün gece sizi duydum’
Korku.
Endişe.
Ve en önemlisi çaresizlik…
Ne diyebilirdim ki? ‘Her şey şakaydı?’ desem inanır mıydı? Silinir miydi aklından şahit olduğu sahneler? Paslanır mıydı kulaklarıyla duyduğu acı hıçkırıklar?
10 yaşındaydı ve içine düştüğü hayatta çocukluğunu yaşayamadan büyümek zorunda kalmıştı. Kolay değildi bu. Kimse böyle olsun istemezdi. Kaderin önüne geçebilir miydik? Her şeyi yeniden başlatabilir miydik? İmkânsız mıydı yoksa inanmak yeni başlangıçlar için yeterli miydi?
Bu hayata ne kadar süre dayanabilecektim bilmiyordum. Tek bildiğim bir kaçış yolu bulmam gerektiğiydi. Acıların bir sonu olmalıydı. Özgür olmalıydım her şeyden önce. Mert’in soğuk ellerini avucumun içine alıp derin bir nefes aldım o sabah. Yeniden başlamak zorundaydım. Yeni bir hikâye yazmaya gücüm olmasa da bunu başarmak için geçerli sebeplerim vardı. Hayat bana istediklerimi sunmamış olabilirdi. O zaman buna ‘dur’ diyecek ve kendi hayatımı kendim yazacaktım. Önce çocuklarım sonra da kendim için bunu yapmak ve ayağa kalkmak zorundaydım.