BİR ŞİİRİ ŞİİR YAPAN ŞEY İLE BİR YAŞAMI YAŞAM YAPAN ŞEY AYNIDIR

Yorum · 1344 Görüntülenme · Okuma Süresi: 11 dakika

Şiirsel bir yaşamın imkânı üzerine

Hiçbir şey vücudun gerilemesini engelleyemez. En fazla orandan burandan birkaç gün şikâyetin olmaz, ancak gerçekten iyileşmesi imkânsızdır artık. Birden saçınız çıkmamaya başlar, en azından kafanızda çıkmaz ancak burnunuzdan ve kulaklarınızdan kıllar çıkar. Damarlarınız yeniden açılmaz. Kamburunuz yok olmaz ve alttaki musluğun damlaması durmaz. Dönüşü olmayan bir yolculuk. Hiçbir zaman gençleşmez insan; hiçbir gün, hiçbir saat, hiçbir dakika.

Hendrik Groen

 

İnsanların, senin yaşlı olduğuna karar verdikleri bir noktada olmalarına anlam veremiyorum. Ben yaşlı değilim ve yaşlı olduğuma karar verene kadar da yaşlı olmayacağım.

Ian Lemmy Kilmister

 

BİR ŞİİRİ ŞİİR YAPAN ŞEY İLE BİR YAŞAMI YAŞAM YAPAN ŞEY AYNIDIR

Savrulma öylesine olağan ve keskindir ki insan sürekli bir bilinç hâliyle, esnetilmesi söz konusu olmayan bir kişisel ahlakla yaşamayı alışkanlığa dönüştürmediği müddetçe er ya da geç ilk rüzgârla sağa sola uçuşan yaprakların yazgısını deneyimlemek zorunda kalacak, yani savrulacaktır. Tam da bu nedenle "İyi bir yaşam, evet, ama nasıl?" diye sormak gerekmetekdir. Konu yaşamın tatları ya da hakkı verilmiş bir yaşam olduğunda "Ne?" diye değil de "Nasıl?" diye sormak insanı konu özelinde savrulmaktan bir nebze de olsa korur. Sözgelimi herkesten önce zirveye çıkılmak istenmektedir. "Ne?" diye sormakla yetinen, ötesine karışmayan insan için tek odak zirvenin kendisidir. Bu insan "Nasıl?" diye sormadığı için örneğin hile de yapabilir hâle -kendisi fark etmese de- gelecektir. Çünkü olayın nasılıyla ilgilenmemiştir ve işler kızışıp da hileyi kucakladığı anda aynı insan bunu çok kolay bir şekilde meşrulaştıracak, yani savrulacaktır: "Herkes hile yapıyor, bu bir norma dönüşmüş, dolayısıyla yaptığım şey çok da büyük bir günah sayılmaz." Hatta belki daha da ileri gidecektir ve "artık değiştiğini" ilan edecektir bu insan, o artık eskiden olduğu gibi keriz değildir yani. Vecizemizi söylemenin zamanın geldi: En temel hatalardan biri, değişmekle savrulmayı birbirine karıştırmaktır. Öyleyse yaşanmadan yaşlanılmak istenmeyen bir hayatı inşa ederken savrulmaktan kaçınmak için sadece bu konu özelinde ve mutlaka "Nasıl?" sorusunu sormak zorundayız demektir. Şimdi bu metinde "Nasıl?" diye sormayan insanların genelde savruldukları birkaç noktayı belirteceğiz, böylece iyi yaşayayım derken bombok bir yere sürüklenen insanlara dair sunduğumuz bu izlek sayesinde ileride "moda" olacak diğer zehirlerden de nasıl korunabileceğimize dair bir etüt yapmış olacağız. En azından bunu umuyoruz. İnek Şaban'ın da bağırdığı gibi: Yeter be, başlayalım.

 

Öncelikle zamanın insanı ezen sesini işitmek içn girişte alıntıladığımız Hendrik Groen alıntısına bir daha ve daha dikkatli bakmak yeterlidir: Gerçekten de hiçbir zaman gençleşmez insan; hiçbir gün, hiçbir saat, hiçbir dakika. Benzer şekilde, Andrew Marvell'in kezbaniteye karşı dünya üzerinde yazılmış belki de ilk şiirindeki satırlara eğilelim. Marvell, bir türlü kendisine vermeyen sevgilisinin inadını kırmak için yazmıştır söz konusu şiiri. Kadına Nuh Tufanı gerçekleştiği sıralarda âşık olmuştur, o günden beri yürümektedir ama kadın Yahudilerin imanına dek inat etmiştir; aradan geçen süre iki bin yıl kadar bir süredir, böyle inatçı bir keçidir kadın. Marvell patlamıştır sonunda ve önce nazlı yarini "güzelliğin toprak olacak" diye korkutmuş, ardından ona şu muhteşem çağrıyı yapmıştır: "Şimdi, gençliğin üzerinde bir sabah çiğiyken, ruhunun her yanından arzular fışkırırken; şimdi, hadi yaşarken sevelim birbirimizi! Tanrıya yakaran aşk kumruları gibi, zaman tükenmeden, hadi bütün tadımızla bütün gücümüzü bir araya getirelim!" Açık şekilde, vereceksen ver, öleceğiz amına koyim demektedir Marvell. Biz de bir meme için bin dereden su getiren kadınlarla temas ettiğimizde Marvell'in şiirini aklımıza getirmeli, sonra da ameliyatlı sağ kolu dönemin başbakanı tarafından incitilen o öfkeli ve hüzünlü çiftçi gibi haykırmalıyız: "Ne zaman, benim mahsülüm öldükten sonra mı?" Evet, zevzekliği bir kenara bırakırsak zamanın durdurulması imkânsız sesi bizi sürekli ezmektedir ama biz bunun yoğunluğunu işte saydığımız örnekler gibi durumlarda hissedebilmekteyizdir. Dolayısıyla dehşete düşmekte ve sikerler diyerek yaşamın tatlarından başka her şeye sırt çevirme arzusuyla dolmaktayızdır. Bu, bir insanın hayata can havliyle sarıldığı andır işte. Poe'nun benzetmesiyle, o anda insan, yaşamı, elleriyle sımsıkı tutmaya çalıştığı kum taneleri gibi görür gerçekten, ne kadar sıkarsa sıksın avuçlarından akmaktadır kumlar, işte zaman da, yaşam da böyledir ve insan bunu net olarak görmüştür. Savrulma, böyle dehşetengiz bir anda insanın "YARIN YOK, HER ŞEY BUGÜN!" demesiyle başlar. Nerede akşam, orada sabah, sikip atalım ortalığı şiarıyla vakti zamanında son derece politik bir anlam ihtiva eden "No future!" sloganına sarılır. Oysa Sex Pistols "No future!" derken bir ayaklanma çağrısı yapmıştı, politikacıları tiye alıyorlardı, halka "Ne geleceği amına koyim, yok gelecek falan, uyanın!" demek istiyorlardı. Şimdi ise hayatları ellerinden kum taneleri gibi dökülen insanlar tam da zamanında imdatlarına yetişen "CARPE DIEM" sikine de arkalarını yaslayarak "Yarın yok!" çılgınlığına savrulmaktadırlar ilkin. Ne var ki bir "yarın" vardır, "yarın" her zaman vardır ve yarınlar yokmuş takılanlar bunu yarınların gerçekten olamayacağı ihtimali doğduğunda, yani ölümle burun buruna geldiklerinde anlayacaklardır.

 

Oysa zamanın dehşetinin yoğun olarak hissedildiği o anda can havliyle koşmak yerine "Ortalığın amına koymalıyım ama NASIL?" diye sorsalardı, uzun vadede günü kurtarmanın ötesine geçmeyen o kahrolası "Yarın yok!" ya da "Carpe Diem" saçmalığına savrulmayabilirlerdi. Benzetmemizi ortaya fırlatmanın zamanı geldi: İnsan hayatını bir şiir, bir öykü, bir roman gibi düşünmeliyiz, günü kurtarmak birbirinden ilgisiz dizeleri art arda yazmak demektir, carpe diem demek, yine hepsi sadece kendi içerisinde anlamlı olan dizeleri art arda dizmek demektir. Bu insanın şiirinde bir bütünlük yoktur, daha da fenası bu insanın şiir sandığı şey bir şiir, yani hayat sandığı şey bir hayat da olamaz. Dolayısıyla, ortaya hiçbir anlamı olmayan bir şiir, yani yaşam çıkmaktadır. Gerçekten güzel bir şiir ise ilk dizesinden son dizesine kadar belli bir bütünlüğü olan, yine her dizesi sadece kendi içinde anlamlı olmayan, bütünün anlamına da hizmet eden, bütünü oluşturmak için yolu açan ve elbette bütünde sırııtmayan dizelerden müteşekkildir. Yine iyi bir şiir belli bir teması olan, dizeler aracılığıyla o temayı derinleştiren, böylece bir anlam yaratan ve tam da bu nedenle perdeyi harikulade kapatan şiirdir. Açık şekilde görülmektedir ki yarının olmadığı, günü yaşamanın kutsandığı bir yaşam bağlamdan/bütünlükten yoksun bir yaşamdır. "Ne yapacağım? -Dolu dolu yaşayacağım!"dan ibaret bir basitlik yaratmaktadır bu sonucu, bir boşunalığa savrulmuştur bu insan. Çünkü bir hocamızın da dediği gibi: Kazanılacak şey bir gün değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır ve olmayacaktır.

 

Öyleyse metnin tezini ortaya fırlatalım: Bugün, yaşamadan yaşlanmak istemeyen her insan bizlere "hayatın gerçekleriymiş" gibi satılan sistemin gerçeklerinin karşısına kendi gerçeklerini koyarsa, önerdiği her alternatifi de kendi içinde, belli bir kişisel ahlak yasasına göre temellendirir ve bunları anlamlı bir bütünlüğe hizmet edecek şekilde kurgularsa ancak amacına ulaşabilir. İnsanların es geçtikleri şey, yaşama uğraşının her insanın kendi kişisel tarihini yaratma uğraşı olduğu, dolayısıyla kim ne zannederse zannetsin yapılarak konusu kapatılmış her eylemin o kişisel tarihte bir karşılığı/ağırlığı olduğu, olacağı gerçeğidir. Bu ciddiyetle bir hayata eğilmek, zamanı doldurmak ve verilene, dayatılana sırt çevirip doğru bir hayatı inşa etmek gerekmektedir. Her iyi şiirin, öykünün vs. bir teması olduğunu ortaya koymuştuk, bunu hayata uyarladığımızda şiirde tema ne ise insan hayatında da erek/hayal/hedef/ideal odur diyebiliriz. Merkezde bu erek olmalıdır işte, günü kurtarma değil, günü yaşama değil, tek bir günü kazanma, tek bir güne hakkını verme değil. Dolayısıyla açıkça görülmektedir ki insan denen canlı yüce kitabımızda da belirttiğimiz gibi "ölümü hayata hakkını vererek kırbaçlamak istiyorsa" uzun erimli düşünmek zorundadır. Bu, bir yaşamı şiirsel bir serüvene dönüştürmek için de bir mecburiyettir.

 

Sık verdiğimiz bir örnekle somutlaştıralım: Muhteşem bir Ağustos öğleden sonrası sevgilinizle bir parkta bira içerek geçirdiğiniz bir gün, hayatın içindeki çoğu şeyden hem daha güzel, hem de daha gerçektir. Orada yapılan şey tek bir günü kurtarmak da değildir asla. Bir serüveni şiirsel kılmaya hizmet eden, ölümü hayata hakkını vererek kırbaçladığınızı hissettiren, bütünde anlamı olan bir dize yaratmaktır. Size verilene ya da dayatılana sırtınızı çevirip kendi gerçeğinizi yaşamışsınızdır çünkü. Serüven sizin kontrolünüzde, sizin istediğiniz şekilde sürmektedir. Mecbur kalındığı için yapılan şeyleri tatsız bir şaka olarak görmek ama bununla da asla yetinmeden artık mecbur kaldığınız için hiçbir şey yapmamanın yollarını da inşa etmeye çalışmaktır ereğiniz örneğin. Parkta geçirdiğiniz o gün bu hedef uğruna ölümden çaldığınız bir gün olarak hanenize yazılır. Böylece günü yaşa, günü kurtar, yarın yok gibi pespayeliklere de savrulunmamış olunur. Her şeyin bir anlamı vardır ve her şey birbiriyle ilişkilidir bu insanın hayatında.

 

Şimdi, yüce önder Lemmy Kilmister'ın yazımızın başında alıntıladığımız muhteşem tavrının anlamına gelelim. Lemmy, açık şekilde kendi hayatımla ilgili kararları ben veririm demektedir. Ajda Pekkan gibi gençliği görüntüye indirgemeyerek de bu tavrını perçinlemiştir: Öldüğü ay ya da ölümünden birkaç ay önce sahneye çıkmıştır Lemmy, 75 yaşındayken, estetik yaptırmamıştır ve de. Dolayısıyla o ne zaman yaşlandığına kanaat getirirse o zaman yaşlanmış olan bir insandır ve bunu da lafla değil, eylemleriyle kanıtlamıştır. Burada odaklanılması gereken şey, herkesten farklı olarak sunulanın değil, sunulmayanın peşine düşen insanın er ya da geç karşılaşacağı saldırılara yönelik nasıl bir tavır takınması gerektiğidir. Konu kendi hayatımız, yaşama biçimimiz ise eğer bu yaşamda neyin doğru, değerli; neyin yanlış, değersiz olduğuna da karar verecek olan bizlerizdir. Çünkü yine er ya da geç neden daha garanti bir yola sapıp da atıyorum memur olmak varken böyle yaşandığı sorulacaktır insana, yani neden hayatın gerçekleri olarak sunulan sistem gerçekleri onun da gerçeği olmuyordur, neden bu inat yüzünden garanticinin bakış açısından daha az konforlu gözüken hayatta diretiliyordur? Bu insanlar belli bir yaşa gelince yaşlanılmış olduğunu da kolayca kabul eden, Dylan Thomas'ın muhteşem dizelerinden hareketle "Işığın ölmesinin karşısında öfkelenmeyen" lavuklardır aynı zamanda. Siz ise öfkelenirsiniz ışığın ölmesinin karşısında, hemen kabullenip de ipleri bırakmazsınız. Çünkü o gün, yetmiş beş yaşınızda bile her hareketinizin kişisel tarihinizde hâlâ bir karşılığı olduğunu, her dizenin de bütünü besleyen bir anlam ihtiva etmesi gerektiğini bilirsiniz.

 

Son olarak, bilhassa altmış yaş üstü dobra teyzelerin dobralıklarına eğilelim. Çoğu kadının en azından kalabalıklar arasında konuşmaya çekindikleri konular bu muhteşem teyzelerin ağzından bir anda çıkar ve ortamdaki herkes de onun dürüstlüğüne, dobralığına ve sözünü sakınmamasına gülümser. Bu insan niye böyledir biliyor musunuz? Ona sunulan, dayatılan ve onun da bir kural gibi benimsediği tüm o perhizlerin, ihtiyatlılığın belli bir noktadan sonra hiçbir ehemmiyeti olmadığını deneyimlemiştir çünkü. Bir şarkıya atıfla: "Dünyaya bir bira bardağının ardından bakıldığında hiçbir şeyin bir anlamı yokmuş gibi görünür insana." İşte o kadın bunu görmüştür ve ne kadar kendisini sınırlamışsa gençliğinde, yaşlılığında da o kadar dobralaşmıştır. Uyanmıştır uyanmasına ama geriye dönüp de kendi şiirini baştan yazma imkânı kalmamıştır artık. Özünde hüzündür yani bu insanlar, dobra olabilmek için yüz yaşına gelmeyi beklemişlerdir maalesef, yine de bir noktadan sonra uyandıkları için hepsine ayrı ayrı bayılırız elbette.

Yorum