Doğduğumuzda zihnimizin, ‘‘Temiz bir sayfa’’ olduğuna inanıyorum. John Locke’ın ortaya attığı ‘‘Tabula Rasa (Boş Levha)’’ önermesinde olduğu gibi… Her birimiz temiz birer sayfayken geçen senelerle kirleniyoruz. Yaş aldıkça yüreğimize kara kalem ile yazılan her cümle, anı diye adlandırdığımız, zihnimize çizilen her bir fotoğraf karesi, sayfamızı lekeliyor. Ve bizler zamanla kendimizi unutuyoruz. Duygularımızı, düşüncelerimizi hatta sağlığımızı bir kenara itiyoruz. Şanslı olanlarımızın sayfasında az da olsa beyaz birkaç nokta kalıyor. Kirlenmemiş alan… Gerek ailemiz gerekse bir elin beş parmağını geçmeyen dostlarımız sayesinde kararan sayfamızın ferah yanı. Nefes aldığımızı hissettiğimiz yer. Bence hikâyemiz, işte tam bu noktada başlıyor.
Artık nefes aldığımız alan içerisinde; iyi evlat, harika bir eş, kahraman anne ya da süper baba olarak anılıyoruz. İçten içe adımızın önüne konan sıfatlar ülkümüz oluyor. Belki de bizler, sıfatlarımız sayesinde kamçılanıp yaşama tutunuyoruz kim bilir. Yaşamımıza bir anlam katıyoruz. Sıfatlarımıza layık olabilmek adına üst düzey bir efor sarf ettiğimizin farkına bile varmıyoruz üstelik. Ne de olsa patronuna göre senden ‘‘Daha iyisi, daha çalışkanı yok…’’ ama nedense seninle aynı departmanda aynı dönem işe giren biri, maaş günü gelip çattığında senden fazlasını hak ediyor. Dostların için sen vazgeçilmezsin, çünkü ‘‘Kötü gün dostusun…’’ başları ne zaman sıkışsa telefona sarılıp yardım çığlıklarıyla seni ararlar. Oysa sıra iyi günlere geldiğinde akıllarına bile gelmezsin… İşin kötüsü; bu bizler için büyük bir önem arz etmez. Çünkü sıfatımıza layık olmak için kendimize iyi gelen şeylerden vazgeçme gibi bir erdeme sahibiz. Kara sayfamızın, temiz kalan yanına leke sürmemeliyiz. Yardım için koşan, emek veren, destekleyen, çalışan ve seveniz… Kısacası özveriliyiz, bu bizim erdemli yanımız öyle değil mi?
Kusura bakmayın ama madem bu kadar erdemliyiz kendimizi sevmeyi neden öteliyoruz! Hatırlamıyor, ilgilenmiyor, dinlemiyoruz… Büyük bir ihtimal kendimizi sevmekten korkuyoruz. Bizi biz yapan sıfatlarımızı kaybetmek istemiyoruz. Zaten kendimizi sevdiğimizi düşünüyor, bu sevgisizlikten de olabildiğince kaçıyoruz. Hem böylesi bir yüzleşmeye kimin ihtiyacı var ki! Hayatlarımızda bir bu acı yüzleşme eksikti… Ne de olsa onlarca kişinin yanında olmuşuz. Onları gönlümüze sığdırmışız… da bir tek kendimize yer açamamışız. Aklımız, yüreğimiz, ruhumuz inkâr etse de ‘‘Kendimizi sevmediğimiz’’ tüm gerçekliğiyle karşımızda duruyor. Her gecenin sabahı, yüzümü yıkamak için aynanın karşısına geçiyorum ve onun bana baktığını hissediyorum. Eminim size de bakıyordur.
Yok canım, ben kendimi seviyorum mu diyorsunuz? Tamam öyleyse, gelin birlikte basit bir test yapalım. Başkalarının gönlü olsun; ki bu başkaları kavramına, anne, babamız, eşimiz, sevgilimiz, çocuğumuz da giriyor. Eğer onlar mutlu olsun diye hoşlandığımız, istediğimiz şeylerden kolayca vazgeçebiliyorsak duygularımızı, kırgınlıklarımızı ikinci planda tutuyorsak ve bu sürekli bir hâl almışsa... Başka söze gerek olmadığını düşünüyorum. Orta yolu bulmaya çalışmak aklımızın ucuna bile gelmiyor ya da geliyor ama dillendiremiyorsak ne yazık ki kendimizi sevmeyen taraf oluyoruz. Bu konuyu dilediğimizce geçiştirmeye çalışabiliriz. Espriler yapabilir, geçici bir boş vermişliğe kendimizi adayabiliriz fakat asla kaçamayız. Bu gerçekle elbet bir gün yüzleşeceğiz. Elbet bir gün yakamıza yapışıp kendi kendimizden hesap soracağız. Her gün aynada gördüğümüz aksimiz inanın hesaplaşma gününü sabırla bekliyor.
Bu bahsettiğim yüksek ego, kibir ya da narsistlik değil. Zaten öyle olsaydı sağlıklı bireyler olmaz, tedaviye ihtiyaç duyardık. Ben, tamamen başka, bambaşka bir şeyden söz ediyorum. ''Ruhsal çalışma'' seanslarından birinde yapmak zorunda kaldığım, sinirlerimin bozulduğu, kahkahalar attığım sonrasında ise ağlamaya başladığım bir şeyden… Aynanın karşısına geçip yüzümüze sevgiyle dokunmaktan, kendimize değerli olduğumuzu hissettirmekten, bağışlamaktan…
Sevdiklerimize su içer gibi ‘‘Seni seviyorum,’’ diyebiliyorken söylesenize kendimize ne zaman sevdiğimizi söyledik? Sevgimize ne zaman doyduk? Bunu hiç deneyimlememiş olanlarınıza komik geldi öyle değil mi? Tamam bekliyorum; bu cümlemi arkadaşlarınızla paylaşın, gülüp eğlenin… Ve zamanı gelip eğlenceniz bittiğindeyse lütfen durup düşünün! Üzgünüm, zamanımız sınırlı… Henüz ölümsüzlük keşfedilmedi, o yüzden kendimizi sevmeye geç kalmayalım derim. Aynadaki aksimize bakıp yüzümüze sevgiyle ne zaman dokunduğumuzu düşünelim. Ne zaman saçlarımızı okşadık? Yoksa hâlâ olmuyor, tam yapacakken bir gülme mi geliyor? Bunun fantezi olduğunu mu düşünüyorsunuz? Öyleyse çok yazık… Zihnimize kazınan, ezberletilmiş duygularımızın yeni bir adım atmamıza tahammülü yok. Demek ki ileriye gitmemize mâni oldukları yetmiyormuş gibi kendimizi sevmemize de engeller. Maalesef kendimizi sevmekten her zaman utanacağız. Hâlbuki bizler beş duyu organımızla dünyayı algılayan canlılarız. Gökyüzünü görür, müziği duyar, yemeyi koklar ve tabii sonrasında da tadarız. Sever ya da sevmeyiz, bu sonrasında vereceğimiz bir karardır. Üstelik kişiden kişiye de değişir. Fakat bir gerçek var ki bizler en çok dokunduklarımıza bağlanırız. İşin özü, parmak uçlarımızla severiz. Bir ağacı, çiçeği, canlıyı, eşimizi ve hatta alacağımız kıyafeti bile sevip sevmeyeceğimize parmak uçlarımızla karar veririz. Sevdiğimiz her ne ise ona parmak uçlarımızla dokunuruz. Hisseder, sevgimizin onlara akmasına izin veririz. Peki ya neden kendimizi bu sevgi akışından mahrum bırakıyoruz? Aldığımız onca yaradan sonra neden parmak uçlarımızla yüzümüzü sevip saçlarımızı okşamıyoruz.
Derler ya insan en çok ‘‘Ölüm döşeğinde’’ kendisiyle hesaplaşır diye. Şu hesaplaşma günü gelmeden kendimizi sevmeye başlasak nasıl olur? Haydi koşun aynanın karşısına, gözlerinizin içine bakın, uzun zamandır sevginizi bekleyen, bunu hak eden biri için çalıştırın parmak uçlarınızı! Sevgiyle yüzünüze dokunun…