YÜK (11.BÖLÜM)

Yorum · 37 Görüntülenme · Okuma Süresi: 6 dakika

11. Bölüm

Ağzımdaki boru damağımı yara yapmaya başladı. Ufak ufak ve temkinli bir şekilde dişliyordum o boruyu. Bir yandan ısırıp koparmak istiyordum, bir yandan da korkuyordum. Üzerinde bıraktığım diş izleri ve göçükler iyice belirginleşmişti. Maksat oyalanmaktı.

Her gün yeni zavallılar düşüyordu o bataklığa. Genci, yaşlısı ve hatta bazen bir bebek... Çoğunluğu ameliyattan çıkıp geliyordu. Narkozun etkisiyle tuhaf tuhaf böğürenler mi dersiniz, ana avrat sövenler mi dersiniz, ne ararsanız vardı. Hepsi de fazla gürültücüydü; özellikle moruklar. Bir tür hayvan boğazlanıyor sanırdınız. Bazen genç hemşirelerden biri yanıma gelip yeni gelen hastalardan bahsediyordu bana.

"Şu yeni gelen çocuk daha 16 yaşında. Tarlaya giderken kamyonetin arkasından düşmüş. Kasası açıkmış kamyonetin. O yaşta öyle bir cüssesi var ki bir görsen... Dev gibi... Kafasını kötü çarpmış. Kafatası kırılmış. Kafasının içine kum dolmuş, o derece yani. Ciddi beyin hasarı oluşmuş..."

Gözlerimi kırpıştırarak dinliyordum onu. Canım sıkılmasın diye anlatıyordu herhalde bütün bunları. Adını soramamıştım hemşirenin, o da söylememişti. Oradaki birkaç iyi insandan birisiydi. 

Haftada bir gün, tekerlekli serum askısına benzer bir direğin üzerine takılı kamerayla hastaları yakınlarına gösteriyorlardı. Her yatağın başında durup kamerayı bir süre hastaların yüzüne, orasına burasına falan tutuyorlardı. Müzede sergilenen mumyalar gibi sergileniyor, dehşet içinde izleniyorduk. Sıra bana geldiğinde ben de kameraya doğru baktım. Ağzımı ve yanaklarımı oynatarak saçma sapan mimikler yaptım. Dışardan bakıldığında komik gözüküyor olmalıydım. Amacım anneme ve babama beni merak etmesinler diye bir yaşam belirtisi göstermekti.

Gece ve gündüz birbirini kovalarken ölümün o soğuk nefesi sürekli ensemdeydi. Öyle ki bedenimin hissizliğine rağmen üşüyordum. Günlerden bir gün yine ağabeyim ziyaretime geldi. 

"Babam yanına gelip seni görmek istiyor," dedi. "Bu doğru olur mu, bilmiyorum. Çok heyecanlanıyor, panik yapıyor biliyorsun. Israr ediyor..." 

Ağabeyimin hem benim hem de babam için endişelendiği belliydi. Çekincesinde haklıydı. Babamın beni görünce düşüp bayılması veya kalp krizi geçirmesi hoş olmazdı, doğrusu. Ama bunun önüne geçmek çok zordu. Ben onun oğlu, o benim babamdı. Et ve tırnaktık. O et, ben ise o ete batan tırnaktım...

Hijyen kuralları gereği giydiği koyu yeşil önlüğü, bone, eldiven ve maskesiyle beliriverdi yanımda. Gerçekten de panik içindeydi. Ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilmez bir hâlde gözlerini hızlıca sağa sola hareket ettirerek beni kontrol ediyordu. Sanki biraz önce, hemen yakınına bir havan mermisi düşmüştü. Yabancıların "shell shock" diye tabir ettiği savaş bunalımı, bir tür travma yaşıyordu. Aslına bakılırsa, hani derler ya, "ocağına ateş düştü". Bu deyim belki de yaşanan travmanın etkisini betimleme bakımından oldukça isabetli bir kullanımdır.

"Oğlum nasılsın?" dedi. Ayakta durmakta zorlanıyordu. Üzerinde damar yolu açılmış, geniş bantlar yapıştırılarak sabit tutulmuş iğnenin saplanmış olduğu, yatağın üzerinde hareketsiz duran kolumu tuttu. Sanki bir şeylere tutunuyor gibiydi. Umuda, yaşama umuduna tutunur gibi... Ağzımdaki borudan konuşamadığımı anladı. Uykusuzluk, yorgunluk ve binbir türlü işkence yüzünden açmakta zorlandığım göz kapaklarımı var gücümle kaldırdım. Bitik ve yorgun görünmek istemiyordum babama. Beni öyle görmesinin onu üzeceğini biliyordum. Her ne kadar hissettiklerim farklı olsa da ona pes etmediğimi, savaştığımı göstermek istiyordum. Bilinen en büyük acılardan olan evlat acısını yaşamasını istemiyordum. Gözlerimle anlatmalıydım hepsini. Söylemek istediklerimi içimden geçirerek doğrudan gözlerine baktım. "Çok acı çekiyorum baba! Çok canım yanıyor... Ama merak etme sakın! Söz veriyorum sana! Ne olursa olsun bırakmayacağım seni!.. Benden geriye hiçbir şey kalmayana kadar!.." Ne var ki, bakışlarımla tüm bunları anlatmak imkânsızdı bittabi. Bana baktığında hayatta kalıp kalmayacağı bile belli olmayan, gözlerini güçlükle açabilen zavallı oğlunu görmüş olmalıydı. Bu onun için asla kabul edilemezdi. Kendi hesabıma ise artık her şeye razıydım ben. Öl deseler ölecek, yaşa deseler yaşayacaktım! İpler elimde değildi artık. Aslında hiçbir zaman öyle olmadığını apaçık görmüş oldum. Aksini düşünmek ise bir yanılsamaydı. Her şeyin olması gerektiği gibi olduğuna inanıyordum...

Babam yanımdan ayrılınca yine o mezalimde potansiyel cesetler, kaçıklar ve kalp atışlarımızı bir tehdit gibi yüzümüze vuran makine sesleri ile bir başıma kaldım. Uzun süredir beslenemiyordum ama açlık da hissetmiyordum. Bütün bu tantananın boşa gitmemesi için yani hayatta kalmam için vücuduma yemek girmesi de gerekiyordu. Görüntüm doktorları ürkütmüş olmalıydı ki mideme yemek sokmakta ısrar ettiler. Ne düşünceli, ne alicenap insanlardı şu doktorlar. Demek ki benden henüz ümidi kesmemişlerdi. Ama o durumda nasıl mümkündü yemek yiyebilmek? Tabii ki oldukça yaratıcı bir yol olan "boru sokma" yöntemiyle. O meşhur fıkradaki gibi yediğimiz boruların haddi hesabı yoktu artık. Burnumdan sokup mideme kadar uzattıkları, makineye bağlı bu boru vasıtasıyla düzenli olarak ve belli aralıklarla mideme bebek maması kıvamında bir tür besin pompalanıyordu. En azından bu sefer karnımı deşmemişlerdi mideme ulaşmak için. İnsan şükretmesini bilmeli!..

Hemşire acemice makinenin ayarlarını yapıp çalıştırdıktan sonra gitti. Bir terslik olacağına dair içime şüphe düşürmüştü. Hâl ve hareketleri güven vermiyordu. Lanet plastik boru daha başından itibaren burnumu ve genzimi acıtmaya başladı. Mama, makineden mideme akıyordu. Beklemeye koyuldum, başka seçeneğim varmış gibi. Bir süre sonra midemde şişlik hissetmeye başladım. O mamanın hiç kimse fark etmeden, karnım patlayana kadar pompalanmaya devam edeceği sanrısına kapıldım. Sanki yemek değil korku ve endişeydi gittikçe içimi dolduran. Sesimi çıkaramıyordum. Yapabilecek hiçbir şeyim yoktu! Ne büyük sürpriz değil mi? Yaşadığım stres gitgide artarken bir süre sonra hemşire tekrar yanıma geldi makineyi kontrol etmek için. İnek sesine benzer bir ses çıkarttım dikkatini çekmek için. Dönüp bakınca gözlerimle yemeğin geldiği makineyi işaret ederek yanaklarım ve dudaklarımla yaptığım mimiklerle "Neler oluyor, bir sorun mu var?" diye sordum. Ne söylemek istediğimi anlayıp baş parmağını kaldırarak "Her şey yolunda" dedi. Böylelikle midemin patlaması sonucu ölme düşüncesinden kurtulmuştum. Bir nebze olsun rahatlamıştım.

Üç gün sonra iyi bir haber gelmişti. Burundan beslenmemin yeterli olduğuna karar vermişti sevgili doktorlarım. Yani burnuma ve genzime acı veren o borudan kurtulacaktım. Alışık değildim böyle güzel haberlere; memnuniyetle karşıladım. Hemşire hanım yanıma gelip makineyi kapattı. Boruyu sabit tutması için yüzüme zamk gibi yapıştırılan bantı zorlukla söktükten sonra mideme kadar uzanan kateteri yavaş yavaş çekip çıkardı. Kateter çıkarken gözümün önünde gitgide uzuyordu. Üzerindeki salgıları, o salgıların nerelerde yoğunlaştığını bölge bölge görebildim. Kateterin en uç bölgesi, yani mideme denk düşen kısmı midemdeki asidin etkisinden olsa gerek simsiyah olmuştu. Burnuma denk gelen yerler de kahverengi tonlarındaydı. Kateter tamamen çıkarıldığında genzimde acı bir tat kalmıştı. 

Genellikle kadın olan hemşirelere "hemşire hanım" diye sesleniyorduk. Aramıza o güne kadar hiç görmediğim yeni bir hemşire hanım katılmıştı. Diğer hemşireler genelde koyu yeşil ve koyu lacivert formalar giyerken onun forması mordu. Başında rengârenk bir bandana takılıydı. Hani derler ya: "Kalbinin temizliği yüzüne vurmuş," tam olarak o türden bir insandı. Daha ilk karşılaşmamızda güler yüzlülüğü ve şefkatli tavırlarıyla kalbimi kazanmıştı. Tanışmamız da kazandığı kalbimin mutlak manada durmasına denk düşecekti...

 

Yorum