YÜK (10.BÖLÜM)

Yorum · 250 Görüntülenme · Okuma Süresi: 8 dakika

10. Bölüm

Nefes almakta epey zorlanıyordum. Ciğerlerimden hırıltılar yükseliyordu. Hem akciğerimdeki yaradan gelen kan pıhtıları hem de yüksek dozdaki anestezinin oluşturduğu balgamlar göğsümde bir çamur deryası oluşturmuştu. Bir şekilde, akciğerlerimdeki bu pislikleri dışarıya atmam gerekiyordu. Genellikle öksürerek çıkartılan bu gibi maddeleri, öksürecek kapasiteye sahip olamadığım için söküp atamıyordum içimden. Göğüs kaslarımı kullanamıyordum. Dolayısıyla şöyle adam akıllı derin bir nefes çekip veremiyordum. Hastaların oturtulup sırtına da vurmak yardımcı oluyormuş balgamın sökülmesine ama o durumdayken bu benim için imkânsızdı. Sonuçta yatarak bu işi kotarmak oldukça zormuş söylediklerine göre. Ben ise zaten en başından, öksürmek için gereken güçten yoksundum. Enikonu tıkanmıştım...

Hemşire yanıma gelip durumumu kontrol etti. Bir problem olduğu makineden çıkan seslerden de belliydi. Hemşirenin çağırdığı doktor geldi biraz sonra. Akciğerlerimin röntgenini çektirmek istedi. Apar topar, paldır küldür koskocaman röntgen cihazını getirdiler. Göğsümün röntgenini çekebilmeleri için dikkatlice sırtıma kare şeklinde sert bir aparat koydular. Ben sırt üstü yatarken cihazı yukarıdan göğsüme doğru doğrultarak röntgeni çektiler. Çıkacak sonuç aşağı yukarı belliydi. Dediğim gibi, ameliyat sonrası artakalan dokular, pıhtılar ve mukozalardan oluşmuş balçık doluydu akciğerlerim. Çıkan röntgenin sonucu da bunu göstermişti.

Gelelim bu sorunun tedavisine. Doktorum gayet düz mantıkla hareket ederek bir çözüm bulmuştu: Akciğerime delik açmak! Evet, oldukça basit bir yöntemdi bu. Sol kaburgalarımın arasına uyuşturma gereği bile duymadan, neşterle bir yarık açarak akciğerime dren sokmuştu. İnce uzun bir boru olan bu drenin yardımıyla akciğerlerimdeki bütün pislikler, dokular ve kalıntılar dışarıya, bir torbaya akıyordu. Boğazımdaki drenle beraber bu iki etmişti. Ha, bir de penisimden çıkan sondayı unutmayalım!..

Beni delik deşik çabaları tam gaz devam etmekteydi. Birkaç gün sonra doktor yine geldi. Hemen yeni bir röntgen istedi ve tetkiklerden sonra beni entübe etme kararı verdi. Tabii bundan haberim yoktu benim. Boğazımdan içeri balona benzer bir cisim sokarken bana soracak hâli yoktu. Anestezisiz, kafasına göre boğazıma delik açıyor, ağzıma hortumlar sokuyordu. İlginçtir ki beklediğimden az canım yanmıştı. Artık göğsümün içinde inip şişen bir balon vardı. Kendim mi nefes alıp vermeye çabalamalıydım yoksa bu işi tamamen makineye mi bırakmalıydım bilemiyordum. Oldukça yoğun gerçekleşiyordu her şey ve en nihayetinde kevgire dönmüştüm.

İçimde hiç durmadan inip şişen o cisim ve yarattığı her an patlayabilir hissi yahut başka herhangi bir sorun çıkabilir endişesi uyumamı tamamen imkânsız hale getirmişti. Fal taşı gibi açık gözlerle son derece kısıtlı görüş alanımdaki şeylere bakıyordum sürekli. Yani tavanda dikdörtgen şeklinde sıra sıra dizilmiş, karınca yuvalarına benzer siyah girintilerle bezeli straforlara ve floresan lambalara... Gözlerimi kapatıp uyumaya çalışıyordum. İnatla ne kadar uzun süre kapalı tutmaya çalışsam da beyhudeydi. Viktor Frankl'ın logoterapisinde "çelişik niyet" olarak belirttiği gibi aşırı niyet, arzulanan şeyi olanaksızlaştırıyordu. Belki de aşırı uyuma isteğim, uyumamı engellemişti. Kim bilir?

Türlü can çekişmeler arasında bir vakit, ağabeyim ameliyata girecek doktor edasıyla çıkageldi. Üzerinde yeşil önlük, ellerinde eldiven, başında bone ve ağzında maske vardı. Oraya girmesi yasak olmasına rağmen bir şekilde izin koparıp kısa süreliğine ziyarete gelmişti. Onu gördüğüme çok sevindim. O işkence tımarhanesinde insanın bir anlığına da olsa sevdiklerinin yüzünü görmesi olağanüstü bir nimetti. "İyi misin?" dedi. Ağzımdaki ve boğazımdaki borular yüzünden konuşamıyordum. Zaten ses çıkaracak enerjim bile yoktu. Sadece gözlerimi kırpıştırabiliyordum. 

Hastaneye geldiğimde böyle bir durumda olabileceğimi tahmin etmiştim. Yani konuşamayacak kadar aciz. Kelebek ve dalgıç filminde, sol gözü hariç tamamen felç olan Jean Do aklıma gelmişti. Jean Do'yla ilgilenen doktor, onun iletişim kurmasını sağlamak için oldukça kullanışlı bir yöntem öğretmişti ona. Elinde alfabeden oluşan küçük tabloyu Jean Do'nun görebileceği şekilde tutup, harfleri tek tek göstererek sesli bir şekilde okuyordu. Jean Do, doktor istediği harfe geldiğinde gözünü kırparak "dur" komutu veriyordu. Böylelikle söylemek istediği ilk kelimenin ilk harfi ortaya çıkıyordu. Alfabe baştan okunarak ikinci harf ve sonra aynı işlem tekrarlanarak diğer harfler de bulunuyordu. Oluşturduğu kelimeler, cümlelerle de söylemek istediğini söylüyordu, Jean Do. Sonrasında bu tablo, en çok kullanılan harfler en başta okunacak duruma getirilerek daha pratik hâle getirilmişti. Ben de bu yöntemi, işimize yarayacağını düşünerek ağabeyime anlatmıştım.

Konuşamadığımı fark edince harfleri saymaya başladı.

"A, b, c,...i" sımsıkı gözlerimi kapattım, açtım.

Acemice bir çabadan sonra, "İyi değilim" dedim. Doğrusu, görüntüm de benim yerime konuşuyordu. "Nasıl olabilirim? Ne bekliyorsun ki?" gibi cevaplar veriyordu. 

Tedirginliğini saklamak istercesine gülümsedi. Bulunduğumuz bu felaket dolu kâbustan, her aldığım boğucu nefesten, anksiyeteden, akıbetimden, ağrılardan, acılardan ve bunlar hakkında konuşmaktan gına gelmişti. Artık kendimle ilgili ne bir söz işitmek yahut söylemek istiyordum. Daha şimdiden kendimden bıkmıştım. Dolayısyla konuyu değiştirmek, ruhsal olarak o havadan uzaklaşmak istedim. 

Yeni doğmuş oğlu Yiğit'i sordum ona. Henüz iki üç aylıktı. 6 Nisan'da doğmuştu. Onu ilk (aynı zamanda son kez) kucağıma aldığımda kendi oğlummuşcasına heyecanlanmıştım. Resimlerini gösterdi bana. Dört buçuk kilo doğan, gayet sağlıklı ve iri bir bebekti. Bu yüzden adını Yiğit koymuşlardı. O zaman içerisinde, ağabeyimi oğlundan ayırmış olduğum için hâlâ suçluluk hissediyordum. Sonra evliliğe nasıl karar verdiğini sordum. Zira benim için potansiyel olarak hayatının geri kalanını beraber geçireceğin insanı seçmek oldukça zor bir karardı. Nasıl seçilirdi bilmiyordum. Dolayısıyla merak etmiştim. Annemin kuzeniyle evlenmişti. Görmüş, çok beğenmiş falan fistan; bilindik şeylerdi işte. Yine de bana garip geliyordu o şekilde kolayca evlilik kararı alabilmek. Sanırım bu bendeki güven problemiyle ilgiliydi. Bu hayatta bir kez aşık olmuştum yahut öyle sanmıştım. Ve o ilişki sonunda insanlara olan güvenim şiddetli bir şekilde sarsılmış, yok olmuştu. Güven de bekaret gibidir, bir kez kaybedince geri dönüşü olmuyor.

Ziyaret süresi bitti. Muhabbetimiz beş on dakika kadar sürebildi. Yaşamsal faaliyetleri ölçen makine sesleri, hareketsiz yatan bedenler, hasta bakıcı ve hemşirelerle baş başa kaldım yine. Öyle sanıyordum ki saatler gece yarısı olduğunda yoğun bakım ünitesi tam bir ucube şova dönüşüyordu. Hastaneye genel bir sessizlik hakim olduğunda bizim odada bir tür "after party" oluyordu. Son ses abuk subuk şarkılar açılıp, garip danslar ediliyordu. Nasıl olsa bütün hastalar komada yahut derin bir uykudaydı. Rahatsız olabilecek hiç kimse yoktu; ben hariç. Arada sırada zeka seviyesi konuşma çabalarından ve tavırlarından bir primat kadar olduğu belli olan hasta bakıcı yanıma geliyor, benimle konuşmaya çalışıyordu. Yanına diğer ekürisi de eklenince aralarında bel altı şakalar yapıp gülüşüyorlardı. Zekâsı diğerinden bir tık yüksek olan, öbür gerzeği işaret ederek, "Bu var ya bu, kadın erkek hiç fark etmez herkesi ve her şeyi becerir," deyip bana bakarak gevrek gevrek güldü. Hastalara cinsel tacizde bulunduğunu ima ediyordu. Buna emindim. O an bu yaratıkların ne derece kötülük yapma potansiyelleri olduğunu anladım. Belki de Sokrates'in dediği gibi yaptıkları kötülüklerin, 'kötülük' olduğunu anlayamayacak kadar aptal ve şuursuzlardır. Ama ben bu görüşe katılmıyorum, zira komadaki bir insana tecavüz etmenin 'bilgisizlik' değil, tam anlamıyla 'saf kötülük' olduğunu, sezgisel olarak o davranışın yanlış olduğunun bilinebileceğini düşünüyorum.

Yatağım, alt bölümleri metal plakalarla kaplı, iki simetrik kapıdan oluşan sallanan giriş kapısının tam yanındaydı. Kapı kolu olmadığından direkt itilerek açılıyordu bu kapı. Sedyeleri inanılmaz bir gürültüyle kapıya doğru çarptırarak ve ittirerek sokup çıkarıyorlardı. Kapıları korumak amacıyla monte ettikleri metal plakalar çarpışmanın etkisini on kat artırıyor, muazzam bir ses çıkıyordu. Her girip çıktıklarında yüreğim hopluyordu. Bugün bile hâlâ ne zaman bir kapı veya pencere cereyandan hızlıca kapansa o şiddetli sesler içimde yankılanır; korkarım ve kalbim hızlı atmaya başlar. 

Benim orada yatmam hiçbir anlam ifade etmiyordu onlara. Hatta varlığım yahut yokluğum da...

Yorum