HERKES KENDİ HAYATININ KAHRAMANI

Yorum · 1121 Görüntülenme · Okuma Süresi: 4 dakika

"Kimliklerimizi anne-babamızdan devralsak da onlara sahip çıkmak, gerekirse değiştirmek-dönüştürmek, mecburiyetindeyiz.
Kendimi var etmek elimizde!

 

       Eminim birçok insanın “hayatımın kahramanı” olarak adlandırdığı biri vardır. Kahramanlarımızı kimi sebeplerden o şekilde sevmeyi tercih ederiz. Bir başkasını hayatımızın kahramanı yapmak ne kadar sağlıklı bir sevgi olduğuna uzmanlık alanım olmadığı için karar veremiyorum. İşin uzmanı Gülcan Özer’in bu soruya verdiği yanıta kısmen değineceğim. Çok katmanlı bir cevap olduğu için detaylarına  kitabı okuyarak ulaşabilirsiniz.

         Kendi hayatımdan bir kahramanım olacaksa eğer; annem ve babam olabilir. Beni hayata getiren iki insan. Özellikle babama duyduğum hayranlık onu kendimden çok sevmeme neden olmuştu. Kendi varlığımdan çok onu önemsiyordum. Tabi, bu kendiliğinden olmadı. Buna zemin hazırlayan pek çok sebep vardı. Kısmen haklı sebeplerdi.

        Hayat bize yeni dönemler, sınavlar getirdi. Her insan gibi hayatımda bazı açmazlar oldu. Bu boşlukları yine hayatımın kahramanı olan babam tarafından doldurulmasını bekledim. Zaman geçti. Babamın dolduramadığı boşlukları başkaları tarafından doldurmaya çalıştım. Babama duyduğum hayranlığı başkalarına duymaya başladım ancak başkaları da  boşlukları doldurmak yerine, bazen hayal kırıklığına bazen heyecanlara sebep oldu. Ancak asla sonuç alamadım.

          Sözde hayatımın kontrolünün bir başkasına bırakmayan ben, kimse tarafından yönetilemezdim (!). Kolay eğilip bükülmeyen bir yanım olduğuna inanıyordum. Gördüm ki aksine… Bir başkasının beni yönetmesine çok açığım. Derken, hayatımın ipleri benim elimde olması için çaba gösterdim. Hayat benim için bir at’tı. Atımı kendi kazığıma bağlayacaktım.

         Bu kararı verirken benim hayatıma etki eden bir kitabı okudum. Yetmedi, kitabı sindirmem zaman aldı ikinci kez okudum. Psikiyatr/Yazar Gülcan Özer’in kaleme aldığı “Herkes Kendi Hayatının Kahramanı” ilişki açmazlarını anlatıyor. İnsan, hayat ve ilişkiler (resmi ve resmi olmayan ilişkiler) üzerine birçok örnek ve öneriden oluşuyor.

          İnsan denen varlığın hayat yolculuğu parmak izi kadar özel olsa da ortak değerler ve dinamiklerimiz var. En azından dönem olarak bir kuşağa sahibiz. Bu kuşaklar için söylenebilecek genel geçer yargılar var. Örneğin; Y kuşağının ilişki ve hayat yaşama tarzı kendine özgü ise, Z kuşağının ki başka. Anne-babamıza ait kuşağın ilişki ve hayat bakış açısı ise bambaşka.

         Kitabın yazarı Gülcan Özer, çalışmalarını takip ettiğim, videolarını keyifle izlediğim, düşüncelerinden etkilendiğim kimse. Alanında oturduğu koltuğu doldurmaya hevesli, yaş ve tecrübesine rağmen bu konuda öğrenci olmaya devam eden biri. Hayatta birçok uzmanın “Ben artık öğrenci değilim, ben biliyorum” algısını göz ardı eden tavrı var. Bunu büyük laflar yerine kurduğu orta halli ama altı dolu cümlelerinden anlayabiliyoruz. Örneğin, orta yaş grubundan olmasına rağmen yeniliğe olana bakış açısı, Y ve Z kuşağından söz edişi, kendisiyle alakalı açık oluşu… Yargımı destekleyen örnekler.

        Videolarını izlerken dikkatimi çeken tok sesi ile öz konuşması kullanıcı dostu olmasının yanında alanına hakim oluşunun da göstergesi. Kitabın girişinde işini tanımlarken unvan kullanmak yerine “İşim, duyduğu sesi ittirip, karşısındakinin gönül sesini duymak” olarak tanımlıyor. Bu tanımı işine ve danışanına duyduğu kabul ve saygı olarak kabul ediyorum.

        Kitap, “Aşk nedir?” sorusu ile başlayıp öneri ve dileklere yer veren “Uzun bir son söz” ile bitiyor.  “Aşık olmak cesur olmayı gerektirir” diyerek konuyu resmi ilişki olan evliliğe getiriyor. Gülcan Özer; “Evlilik bir istek oyunudur, istek istektir, akılla okunmaz, gönülle okunur. İstek kritize edilmez. Yapılır yahut yapılmaz.” diyerek evliliği tanımlıyor. Evliliğin tanımını detaylandırdıktan sonra evliliğin insanın kendi alt kültüründeki bilgileri ortaya çıkardığını ifade ediyor.

        Çift terapilerinde edindiği deneyimlerinden ne yazık ki birçoğumuzun yaşadığı bir örneği paylaşıyor. Gülcan Özer’in güçlü tasviri yardımıyla durumu içselleştiriyorum ve örneği okurken gözlerim doluyor:

“Bir adam! Kızgın, saldırgan, küstah, sıkılmış… İtinayla yarattığı kadını artık beğenmiyor…

Bir kadın! Ezik, kendini beğenmiyor, en fenası adamsız yaşanmaz sanıyor.”

         Görüyoruz ki monoton olarak görülen evlilikler buz dağı misali… Pek çok ayrışan dinamikleri var. Evliliklerin  çeşitlerine değiniyor. İlişki dinamiklerimizi, bu dinamiklerin temelini anlatıyor.  Bu temel her zaman ki gibi ailelerimiz! Anne ve babamızla olan ilişkimize daha derin olan anne ve babamızın birbiriyle olan ilişkisine çıkıyor. Byron Norton’un bir sözü var: “Her çocuğun üç ebeveyni vardır: annesi, babası ve anne/babası arasındaki ilişki.” Çıkış noktamız tam da bu söz oluyor.

          Kitabın sonunda kendime not aldığım, bana ilham veren çözüm önerilerine değiniyor. Örneğin; “Evliliklerin bazısı devam etmelidir. Kimlik kaybı öncelikle kadına ait bir derttir ve muhtemeldir ki bu durum mahalle baskısı ve kadın olmanın ruhsal donanımıyla bağlantılıdır.”

        Benim de hayatımda bir dönem ihmal ettiğim hatta farkına bile varmadığım kimliklerimin beni var ettiğini anlıyorum. Oturduğumuz masalara kimliklerimizle otururuz. Bu kimlikleri anne-babamızdan devralsak da onlara sahip çıkmak, gerekirse değiştirmek-dönüştürmek, mecburiyetindeyiz.

              Kendimi var etmek elimizde!

 

 

 

Yorum